13 Mayıs 2012 Pazar

En sevdiğim kısımlarından...

- Martılar kanat çırparken yorulmaz mı?

-Sen nefes alırken yoruluyor musun?

-Bazen...

                       ...Aşk-ı Semazen...

...Aşk'ı Semazen...

11 Mayıs 2012 Cuma

Bitmemiş Gibi




















Uzun uzun bastım zile, aynı uzun uzun çaldırdığım gibi telefonunu. Hiç bir ses, küçücük bir kıpırtı bile yoktu. Kuş uçmaz kervan geçmez, derin bir sessizlik kaplıydı. Özeline, mahremine bugüne kadar hiç karışmamıştım, evinin anahtarı acil durumlar için hep çantamda dururdu. Bundan daha acil bir durum olabilir mi diye düşündüm. Onu evinde, her zaman huzurum dediği yuvasında sağ bulmak için dua ederek açtım kapısını. Altın rengi güneş ışıklarının her bir yanı sardığı evinde, siyah, hakimlik sürüyordu.  Perdeler sıkı sıkı kapanmış, karanlık, evin en mağrur sahibi oluvermişti. Salona girdiğimde ikinci şoku yaşadım. Kanepenin üzerine uzanmış, yere doğru düşen elinde, kırık kadehin bir parçasını hala sımsıkı tutuyordu. Salonun ortasını asker gibi dizmişti içtiği şarap şişelerini, kaç tane olduğunu sayarken başım döndü. Sadece bir gün olmuştu yanından ayrılalı, hangi arada içmişti bu içkiyi? Kim bilir kaçıncı kadehinde mey-i lalinin düşmüştü en güzel düşünden düşsüzlüğün. Ayağımı kanatan cam kırığıyla bir anda anladım, elinde tuttuğu kırık kadeh parçaları her yere saçılmıştı. Benim tenimde görünen kırmızılık, onun yüreğini hançerliyordu. Önce perdeleri açtım, ardından pencereleri. Yerdeki cam kırıklarını toplarken gözlerini açtı;

"Cansu, geldin mi?" dedi. 
Soruyu sorarken yattığı kanepeden kalkmaya çalışıyordu. Gözleri ağlamaktan açılmaz hale gelmişti.
"Neden aramadın beni Efsun, kalırdım yanında." dedim.
"Yalnız kalmak istedim." diye cevapladı, yüzüme bakmadan.
Mor kanepesinden kalkıp, yerdeki cam kırıklarına basa basa müzik çaların yanına geçti;
"Bak, dün ne buldum." deyip, bir şarkı açtı. Şarkının ilk melodisiyle sendeledi, belli ki şarap damarlarında dolanmaya devam ediyordu. Bağdaş kurup yere oturdu, askeri nizamdaki şarap şişelerine baktı, ardından kırık kadehin parçalarına.
"Şarap çok sever bilirsin, bana da o sevdirdi."
Yerdeki kırık kadehin parçalarını gösterip devam etti konuşmaya;
"Bu kadehi özel olarak almıştı, kimseye bunlarla servis etmezdi. İki taneydi; biri onun, biri benim."
Cam kırıkları gibi akıyordu gözlerinden yaşlar. Göz yaşı yerine kan akıtıyordu yüreğine;
"Şimdi benim kadehim paramparça." demişti, gözlerindeki yaşları silmeye çalışırken.
Susmuştum, ne söyleyebilirdim? Yanıyordu, görüyordum, ama suyu dökecek olan ben değildim, zamandı. Ağlayarak açtığı şarkıya eşlik ediyordu;

      "Razıyım gönlümü yerden yere vur
              Razıyım karşımda eller gibi dur
       Bitsin bu ayrılık, 
                    bitsin bu gurur,
        Ne olur geri dön,
                 bitmemiş gibi..."
                                                                                                                                   
                               

10 Mayıs 2012 Perşembe

GİT


Cemal Safi şiirlerini karıştırırken, Git şiiri çıktı karşıma. Candan Erçetin'in bir kısmını kullanarak yaptığı o güzel şarkıyı dinledim sonra... Sözlerin üstüne söylenecek çok fazla söz yok. Bir bitiş, bir düşüş daha güzel nasıl anlatılabilir ki? O zaman, GİT!





Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

Git de şen şakrak geçen günlerime gün ekle,
Beni kahkahaların sustuğu yerde bekle.

Git ki siyah gözlerin arkada kalmasınlar,
Git ki gamlı yüzümün hüznüyle dolmasınlar

Madem ki benli hayat sana kafes kadar dar,
Uzaklaş ellerimden uçabildiğin kadar.

Hadi git, benden sana dilediğince izin,
Öyle bir uzaklaş ki karda kalmasın izin.

Kahrımın nedenini söylesem irkilirler;
Çünkü herkes beni Kays, seni Leyla bilirler.

Sanırlar ki sen beni biricik yar saymıştın;
Oysa ki hep yedekte, hep elde var saymıştın.

Hadi git, ne bir adres, ne bir hatıra bırak,
Zannetme ki pişmanlık, mutluluk kadar ırak!

Sanma ki fasl-ı bahar geldiği gibi gitmez,
Sanma ki hüsranını görmeye ömrün yetmez.

Her darbene tehammül edecektir bedenim,
Gururum mani olur perişanıma benim.

Yari Ferhat olanın ellerle ülfeti ne?
Şirin ol katlanayım dağ gibi külfetine.

Henüz layık değilken tomurcuk kadar aşka,
Sana gül bahçesini kim açar benden başka!

Hercai arılara meyhanedir çiçekler,
Kim bilir şerefinden kaç kadeh içecekler!

Madem aşk tablosunun takdirinden acizsin,
Git de çağdaş ressamlar modern resimler çizsin.

Ne vedaya gerek var, ne de mektuba hacet,
Git de Allah aşkına bir selama muhtaç et!

Güllere de aşk olsun gene sen kokacaksan!
Fallara da aşk olsun gene sen çıkacaksan!

Kopsun nerden inceyse artık bu bağ, bu düğüm,
Her gece daha berbat, daha vahim gördüğüm.

Korkulu düşlerimi yorumdan kaçıyorum;
Sırf sana üzülüyor, sırf sana acıyorum.

Git iş işten geçmeden, çok geç olmadan vakit,
Günahıma girmeden, katilim olmadan git!

AŞIK OLAN KENDİ CENAZESİNİ KENDİ KALDIRIR




Savaşa katılan herkes ölür! Bir çoğu bedenen, geri kalanı da ruhen. Sağ çıkan olmaz!Alman yazar Remarque, sonradan beyaz perdeye uyarlanmış kitabı Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'da Hitler döneminin yok ediciliğini böyle anlatıyor. Savaşa dokunan ten, eskisi gibi olamaz diyor. Elleri kan kokar, uykularını kabuslar süsler, kurşun ve bomba sesleri kulaklarının eksilmeyen melodisi olur. Savaşlardan sağ çıkılmaz... 

Aşk bir savaş mıdır peki? Barışarak yaşanır mı aşk? Yok etmeye, eski seni bırakmamaya ant içmemiş midir? Elif Şafak'ın Aşk'da dediği gibidir aslında; eğer aşktan sonra sen aynı sensen, sen aşık olmamışsındır arkadaş! Aşk bittikten sonra olduğun yer cennet bahçeleri değildir, savaşın ortasında etrafında bombalar patlarken çırılçıplak bulursan kendini, sen aşka düşmüşsündür, bir daha asla eski sen olamayacaksın demektir.  Bu yıkanı, virane edeni, metruk bırakanıdır aşkın. Tek bir isim verilir o döneme; kurşun izi! Kim bilir kaç kurşun değmemiştir de yüreğine, birisi gelip oturmuştur tam orta yerine. Kurşun izin, kimsenin göremediği bir yerindedir artık, gönlünün çeperlerinde. Aşk; en büyük savaştır. Meydan yeri; yürek. Düşmanları birbirini en çok sevip, en çok yok etmeye yemin etmiş iki deli. Herkes gibi onlar da bilir; savaşa katılan herkes ölür! Bir çoğu ruhen, geri kalanı da bedenen... Ondan mıdır bilinmez, en çok öldüren hamleleri yaparlar birbirlerine ama ne gariptir ki bir taraf kıyamaz öldürmeye. Savaşın en ateşli yerinde, bakar sevdiği düşmanının gözlerine ve kıyar kendi canına, hiç düşünmeden! İstemez sevdiğine halel gelsin, varsın o temiz kalsın, ölenin adı mağluplar listesine yazılsın, sevdiğinin adı katile çıkmasın. Kim bilir savaş sonrasında mahkeme kurulsa, sevdiğini öldürmeye bu kadar niyetli olanın da savunmasını  Oscar Wilde yapar o çok meşhur şiiriyle;


Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürür sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle...

Herkes öldürür sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez!

 İçinde ölmüştür eski sen, savaş alanında hasar tespiti yaparken cesedine bakar ve sessizce gömersin onu toprağın derinlerine. Aşık olan insan, kendi cenazesini kendi kaldırır, bir başına, göz yaşlarından kaçarak!

Eğer kendinizi bir savaş sonrasında, o savaş alanında yürürken bulursanız korkmayın. Unutmayın, savaşlar yıkar, yakar, parçalar ama en güçlü devletler hep onların ardından parlar... Geriye kalanlar, sadece anılarda ağlar.


7 Mayıs 2012 Pazartesi


"Bu gülü yetiştireceksen canın yanacak, elin kanayacak, güneş seni terletecek. Bu bahçede gül bitmez diyenler olacak. Gül öyle yetiştirilmez, böyle yetiştirilir diyenler olacak. Sen kendine şunu soracaksın. Ben burayı gül bahçesi yapmak istiyor muyum? Burada dünyanın en güzel güllerini yetiştirmek istiyor muyum? Eğer çok istiyorsan ne eline batan diken, ne de söylenenler hiç umurunda olmayacak. Kim olursan ol tek isteğin gülün kokusunu duymak olacak."

Bir gül bahçesi emanet etti, dikenlerin ortasında... Böyle bir liderin bastığı topraklara basmak, onun yarattığı gül bahçesinde gülün kokusunu almak ne büyük mutluluk...