
Uzun uzun bastım zile, aynı uzun uzun çaldırdığım gibi telefonunu. Hiç bir ses, küçücük bir kıpırtı bile yoktu. Kuş uçmaz kervan geçmez, derin bir sessizlik kaplıydı. Özeline, mahremine bugüne kadar hiç karışmamıştım, evinin anahtarı acil durumlar için hep çantamda dururdu. Bundan daha acil bir durum olabilir mi diye düşündüm. Onu evinde, her zaman huzurum dediği yuvasında sağ bulmak için dua ederek açtım kapısını. Altın rengi güneş ışıklarının her bir yanı sardığı evinde, siyah, hakimlik sürüyordu. Perdeler sıkı sıkı kapanmış, karanlık, evin en mağrur sahibi oluvermişti. Salona girdiğimde ikinci şoku yaşadım. Kanepenin üzerine uzanmış, yere doğru düşen elinde, kırık kadehin bir parçasını hala sımsıkı tutuyordu. Salonun ortasını asker gibi dizmişti içtiği şarap şişelerini, kaç tane olduğunu sayarken başım döndü. Sadece bir gün olmuştu yanından ayrılalı, hangi arada içmişti bu içkiyi? Kim bilir kaçıncı kadehinde mey-i lalinin düşmüştü en güzel düşünden düşsüzlüğün. Ayağımı kanatan cam kırığıyla bir anda anladım, elinde tuttuğu kırık kadeh parçaları her yere saçılmıştı. Benim tenimde görünen kırmızılık, onun yüreğini hançerliyordu. Önce perdeleri açtım, ardından pencereleri. Yerdeki cam kırıklarını toplarken gözlerini açtı;
"Cansu, geldin mi?" dedi.
Soruyu sorarken yattığı kanepeden kalkmaya çalışıyordu. Gözleri ağlamaktan açılmaz hale gelmişti.
"Neden aramadın beni Efsun, kalırdım yanında." dedim.
"Yalnız kalmak istedim." diye cevapladı, yüzüme bakmadan.
Mor kanepesinden kalkıp, yerdeki cam kırıklarına basa basa müzik çaların yanına geçti;
"Bak, dün ne buldum." deyip, bir şarkı açtı. Şarkının ilk melodisiyle sendeledi, belli ki şarap damarlarında dolanmaya devam ediyordu. Bağdaş kurup yere oturdu, askeri nizamdaki şarap şişelerine baktı, ardından kırık kadehin parçalarına.
"Şarap çok sever bilirsin, bana da o sevdirdi."
Yerdeki kırık kadehin parçalarını gösterip devam etti konuşmaya;
"Bu kadehi özel olarak almıştı, kimseye bunlarla servis etmezdi. İki taneydi; biri onun, biri benim."
Cam kırıkları gibi akıyordu gözlerinden yaşlar. Göz yaşı yerine kan akıtıyordu yüreğine;
"Şimdi benim kadehim paramparça." demişti, gözlerindeki yaşları silmeye çalışırken.
Susmuştum, ne söyleyebilirdim? Yanıyordu, görüyordum, ama suyu dökecek olan ben değildim, zamandı. Ağlayarak açtığı şarkıya eşlik ediyordu;
"Razıyım gönlümü yerden yere vur
Razıyım karşımda eller gibi dur
Bitsin bu ayrılık,
bitsin bu gurur,
Ne olur geri dön,
bitmemiş gibi..."
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder