Yokluğun da seninle ilgili,
yokluğuna bile kızamıyorum...
5 Kasım 2012 Pazartesi
23 Ekim 2012 Salı
En Sevdiğim Hikaye, Küçük Prens :)
İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.
Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.
Ve tabii ki; "Birinin sizi evcilleştirmesine izin veriyorsanız, gözyaşlarınızı da hesaba katmalısınız."
Hayatımda okuduğum en naif ve en güzel hikaye olan Küçük Prens'in en sevdiğim kısmını paylaşmak istedim. Eğer bir kez olsun evcilleştirilmeyi göze aldıysanız, dünyada milyarlarca insan olmasına rağmen sadece size özel bir insan olduğunu bilirsiniz ve sonunda dökeceğiniz gözyaşının da bunun bedeli olduğunu... Sanırım başka söyleyecek bir şey yok, dilerim siz de bir gün evcilleştirilmiş ve eşsiz biri olabilirsiniz :)
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.
Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.
Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”
Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”
“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.
Ve tabii ki; "Birinin sizi evcilleştirmesine izin veriyorsanız, gözyaşlarınızı da hesaba katmalısınız."
Hayatımda okuduğum en naif ve en güzel hikaye olan Küçük Prens'in en sevdiğim kısmını paylaşmak istedim. Eğer bir kez olsun evcilleştirilmeyi göze aldıysanız, dünyada milyarlarca insan olmasına rağmen sadece size özel bir insan olduğunu bilirsiniz ve sonunda dökeceğiniz gözyaşının da bunun bedeli olduğunu... Sanırım başka söyleyecek bir şey yok, dilerim siz de bir gün evcilleştirilmiş ve eşsiz biri olabilirsiniz :)
12 Ekim 2012 Cuma
BAZEN ÖZLERSİN...
BAZEN ÖZLERSİN...
Neyi özlediğini bilmeden...
bir aşk düşmüştür kalbine,
seni hem var eden, hem yok eden
İçinde kaybolduğunu özlersin,
İçinde var olduğunu...
BAZEN ÖZLERSİN...
Ait olduğun ama sahip olamadığın
bir aşk, bir büyü, bir rüya
özlemekten seni alı koydurmayan
Özlersin işte, uzun uzun anlatılmak istemez cümleler... Koptuğun nefesi, oraya dönebilmeyi, cenneti...
Ardından bir elma yersin, çocukça kandırırsın kendini...
Gelme sebebin olur mu hiç dönüş biletin?
Dönemezsin ve
sen
ÖZLERSİN
kokusunu cennetin!...
Neyi özlediğini bilmeden...
bir aşk düşmüştür kalbine,
seni hem var eden, hem yok eden
İçinde kaybolduğunu özlersin,
İçinde var olduğunu...
BAZEN ÖZLERSİN...
Ait olduğun ama sahip olamadığın
bir aşk, bir büyü, bir rüya
özlemekten seni alı koydurmayan
Özlersin işte, uzun uzun anlatılmak istemez cümleler... Koptuğun nefesi, oraya dönebilmeyi, cenneti...
Ardından bir elma yersin, çocukça kandırırsın kendini...
Gelme sebebin olur mu hiç dönüş biletin?
Dönemezsin ve
sen
ÖZLERSİN
kokusunu cennetin!...
9 Ekim 2012 Salı
DOST İKİ NOKTA ÜST ÜSTE
Tam 7 sene önce bugün. Ekimden geçmiş dokuz gün, yıl 2005. Koskocaman bir şehir, içinde ben, yalnız, yapayalnız... İlk evden ayrılış nasıl anlatılır ki? Geçen yıllara inat düğüm düğüm olmaz mı bütün kelimeler yüreğin düğümünü anlarmış gibi? O gün, o günün soğukluğu üşütmez mi hala? Annemle babamı yolcu ettikten sonra çok ağlamıştım yurt odasında... Aşk dediğim, onun için gecemi gündüzüme kattığım şehirde, İstanbul'daydım oysa... Ama gurbet, ah o gurbet... İlk kez öğrenmiştim o gün, burnunun direğinin sızlamasının sadece bir deyim olmadığını, burnun bir direği olduğunu ve onun inleye inleye sızladığını!
Tam 7 sene önce bugün. Yıl milattan sonra 2005. Yalnızlık sarmışken dört bir yandan, yurda taşınmaya çalışan iki kızla tanıştım bir anda.. O akşam ilk kez tanıdığım, ülkenin dört bir yanından gelmiş sekiz kız toplandık bir odada... Bıraktığımız şehirdeki geçmişlerimiz, gelecek hayallerimiz, üniversitenin getirdiği özgürlüğümüz, ilk kez yuvadan uçmanın getirdiği korkularımız hepsi bizimle sohbetimize sığındı gecenin karasıyla... O geceden bana iki can kaldı, ömürlük yadigar.
7 sene önce bugün tanıdım onları... Başta asla tahmin etmezdim, böyle candan öte olacaklarını... Eda ve Nergis, bana 'dost' kelimesinin sözlük anlamının ötesini öğrettiler. Açın bakın sözlüğe, aynen şöyle düşer kelimeler; dost iki nokta üst üste sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse. Hiçbir sözlük, kullanmaya kalksa bütün kelimeleri, onları anlatmaya yetmeyecek. Dost iki nokta üst üste, hatanı yüzüne seni kırmadan söyleyebilendir. Yanlış yaptığında dur diyen, sen yaramaz bir çocuk gibi söz dinlemediğinde arkanda durabilendir. Nergis'in onunla bütünleşen sözüdür dost; "Dostum yaptığın doğru değil, ama ne olursa olsun ben hep yanında olacağım!" Dost iki nokta üst üste senin acını kendi acısı gibi yaşayan, yürek yangını hiç düştüğü yerdekiyle bir olur mu sorusuna inat yangını aynı şekilde yaşayandır. Eda'nın; "Sen üzülüyorsun diye ağlıyorum şu an!" deyip, benimle gözyaşı dökmesidir dost. Dost iki nokta üst üste saatin kaç olduğunu umursamadan sevincini de, üzüntünü de ilk paylaştığın kişidir. Çünkü en derin uykusunda bile, yüreğinin bir yanının sana ait olduğunu bildiğindir dost. Dost iki nokta üst üste karnına ağrılar girene kadar gülmek, yanında bütün sıkıntıları bir kenara itmek, gülümsemenin adı olmasıdır. Dost, sabahlara kadar edilen sohbetlerdir, kimi manalı, kimi manasız. Gecenin üçünde birbirine gereksiz bilgiler vermektir, tarih boyunca çingenelerin asla devlet kuramadığı gibi (!) :) Dost öğrenmektir, gelişmektir, birlikte büyümektir. Yaşadığın her anı, en acısını bile onlar yanındaydı diye yeniden, hiç düşünmeden yaşamaya razı gelmektir. Dost iki nokta üst üste aynı karnı paylaşmasan da aynı yüreği paylaştığın kardeşindir.
Hayatım boyunca hep çok şanslı olduğumu düşündüm, çünkü çok güzel bir aileye sahiptim. Ancak şansın ötesinde ödüllendirildiğimi Nergis ve Eda'yla tanışınca anladım. Aile gibi değildir arkadaş, seçim hakkı tamamen size aittir. Hayatım boyunca doğrularım, yanlışlarım oldu ama şaşmayan doğrum dostlarım oldu. İkisi de başka bir ömrüm olacaksa eğer oraya da onlarla gideyim dediğim kişiler. Bir ömre yetmeyecek onları sevmek... DOST İKİ NOKTA ÜST ÜSTE BİR ÇİÇEKTE ALLAH'I GÖRMEK, BİR EDAYLA ONA VURULMAKTIR!
**Not: Diğer dostlarım, bugün bizim 7. yılımız yazı da yer almadığınız için maruz görün :) Hepinizi çok sevdiğimi, hayatımda olduğunuz için çok mutlu olduğumu bilin :)
Tam 7 sene önce bugün. Yıl milattan sonra 2005. Yalnızlık sarmışken dört bir yandan, yurda taşınmaya çalışan iki kızla tanıştım bir anda.. O akşam ilk kez tanıdığım, ülkenin dört bir yanından gelmiş sekiz kız toplandık bir odada... Bıraktığımız şehirdeki geçmişlerimiz, gelecek hayallerimiz, üniversitenin getirdiği özgürlüğümüz, ilk kez yuvadan uçmanın getirdiği korkularımız hepsi bizimle sohbetimize sığındı gecenin karasıyla... O geceden bana iki can kaldı, ömürlük yadigar.
7 sene önce bugün tanıdım onları... Başta asla tahmin etmezdim, böyle candan öte olacaklarını... Eda ve Nergis, bana 'dost' kelimesinin sözlük anlamının ötesini öğrettiler. Açın bakın sözlüğe, aynen şöyle düşer kelimeler; dost iki nokta üst üste sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse. Hiçbir sözlük, kullanmaya kalksa bütün kelimeleri, onları anlatmaya yetmeyecek. Dost iki nokta üst üste, hatanı yüzüne seni kırmadan söyleyebilendir. Yanlış yaptığında dur diyen, sen yaramaz bir çocuk gibi söz dinlemediğinde arkanda durabilendir. Nergis'in onunla bütünleşen sözüdür dost; "Dostum yaptığın doğru değil, ama ne olursa olsun ben hep yanında olacağım!" Dost iki nokta üst üste senin acını kendi acısı gibi yaşayan, yürek yangını hiç düştüğü yerdekiyle bir olur mu sorusuna inat yangını aynı şekilde yaşayandır. Eda'nın; "Sen üzülüyorsun diye ağlıyorum şu an!" deyip, benimle gözyaşı dökmesidir dost. Dost iki nokta üst üste saatin kaç olduğunu umursamadan sevincini de, üzüntünü de ilk paylaştığın kişidir. Çünkü en derin uykusunda bile, yüreğinin bir yanının sana ait olduğunu bildiğindir dost. Dost iki nokta üst üste karnına ağrılar girene kadar gülmek, yanında bütün sıkıntıları bir kenara itmek, gülümsemenin adı olmasıdır. Dost, sabahlara kadar edilen sohbetlerdir, kimi manalı, kimi manasız. Gecenin üçünde birbirine gereksiz bilgiler vermektir, tarih boyunca çingenelerin asla devlet kuramadığı gibi (!) :) Dost öğrenmektir, gelişmektir, birlikte büyümektir. Yaşadığın her anı, en acısını bile onlar yanındaydı diye yeniden, hiç düşünmeden yaşamaya razı gelmektir. Dost iki nokta üst üste aynı karnı paylaşmasan da aynı yüreği paylaştığın kardeşindir.
Hayatım boyunca hep çok şanslı olduğumu düşündüm, çünkü çok güzel bir aileye sahiptim. Ancak şansın ötesinde ödüllendirildiğimi Nergis ve Eda'yla tanışınca anladım. Aile gibi değildir arkadaş, seçim hakkı tamamen size aittir. Hayatım boyunca doğrularım, yanlışlarım oldu ama şaşmayan doğrum dostlarım oldu. İkisi de başka bir ömrüm olacaksa eğer oraya da onlarla gideyim dediğim kişiler. Bir ömre yetmeyecek onları sevmek... DOST İKİ NOKTA ÜST ÜSTE BİR ÇİÇEKTE ALLAH'I GÖRMEK, BİR EDAYLA ONA VURULMAKTIR!
**Not: Diğer dostlarım, bugün bizim 7. yılımız yazı da yer almadığınız için maruz görün :) Hepinizi çok sevdiğimi, hayatımda olduğunuz için çok mutlu olduğumu bilin :)
30 Eylül 2012 Pazar
Öyle özledim ki seni
Öyle
özledim ki seni
Görmüyor
gözüm hiçbir şeyi
Ne
içtiğim kahvenin tadı
Nede
domates çorbamın kokusu
Sen
yokken onlarında tadı yok oluveriyor aniden...
Sıcak
bir sohbetin ortasında
Gözlerimde
yaşla itiraf ettim sana
Ne
gidebiliyorum,ne kalabiliyorum diye
Arafta
kalan yolculuklarım
Ne
beni senden alabiliyor,ne sana getirebiliyor
Seveni
sevdiğiyle buluşturmadıkları için
Kırgınım
yollara...
Okuduğum
kitaplardaki o büyülü sözler
Senden
sonra daha bir anlam kazandı
Başucumda
müzik gibi kitabtaki mısralar
Bir
tek senin yüzün,çok uzaklarda olsan bile diyor
Öyle
doğru ki bu ne uzun ne kısa cümle
Senden
ötesinde yine seni bırakıyor bu ayrılık...
Şarkıları
nasıl unutursun diyen sesin kulağımda
Merak
etme sevgilim,unutur muyum hiç
Her
şarkıda seni dinlediğimi nasıl inkar ederim
Aşkını
inkar etmek gibidir bu
Allahımdan
bulurum...
Öyle
özledim ki seni
Saat
bilmem kaçı kaç geçerken
Senden
öte düşüncem yok
Yani
anlayacağın öyle özledim seni...
2007 - Konya
Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın...
Son günlerde canım sıkkın, neşem kayıp... Gülümsemelerim hüzünlü, geleceğim kaygılı... Dolup taşıyor içim, fırtınalı bir deniz gibi bir gürlüyor, bir duruluyorum... Kendimle savaşıyorum, toparlamaya çalışıyorum, yapamıyorum! Bugün bir anda döküldü yaşlar gözümden, hiçbir şey yokken ortada, öylece ağlamaya başladım. Engellemedim kendimi, akıtana kadar zehrimi döktüm damla damla yaşlarımı... Korkularım var, elimin altında, ulaştım zaferlere dediğimde kaybettiklerim, üst üste gelen hayal kırıklıklarım hepsi birer birer birikmiş meğer içimde... Ben yok saymaya çalışsam da birer birer kemirmiş derinden... Bütün arkadaşlarımın gözünde Polyanna olan ben, hayallerimi, umutlarımı kaybetmişim... Bazen dipsiz kuyularda zannederiz ya kendimizi, tek katre ışık yoktur, işte öyle kör kuyularda merdivensiz buldum kendimi. Kimseye diyemedim derdimi, kuyunun içinde tek katre ışığa hasret, karanlıktan ötesini göremedim. Meğer insanı hayata bağlayan hayalleriymiş, uzaklaşınca hayallerimden derin bir kuyunun dibinde debelendim. Can koştu yardımıma. "Daha çok gençsin." dedi, oysa ben kendimi o kadar büyümüş hissediyordum ki... Sanki yapmam gereken onca şey var ve ben hiç birini yetiştiremeyecekmişim gibi... "Acele etme." dedi. Korkuyorum, ya bu dünyada geçirdiğim zaman için bir minnet bırakamadan sona gelirsem, belkide bu yüzden bütün acelem, sanki yarın son günümmüş gibi beni çıkmazlara sürükleyen... Hayallerimi gerçekleştiremeden ölmekten korkuyorum! Çünkü beni var eden bu bedenden ötesi, yoksa ölüm kavuşmaktan ötesi değil... "Vazgeçmek için çok erken. Sen inançlısın şimdi olmuyorsa, zamanı değildir, sen hep böyle demez misin?" dedi bu sefer kardeşim. Doğru söylüyordu.Vazgeçmek için çok erkendi... Günlerdir bulamadığım gücü buldum bu sefer. Yeniden başlamalı hayata, ölüme inat. Nefes aldığım her an yepyeni bir macera, yılmamalı, denemeli, uğraşmalı... Geç değil, hiçbir şey için geç değil! Hem anlatmamış mı kutsal kitap? Nasıl da kurtulmuş dipsiz kuyudan Yusuf peygamber? Kuyular sabır testiymiş meğer. Gözyaşlarımın üzerinde yükseliyorum şimdi kuyudan... Işık mı? Karanlık kuyuya bir nebzesi yayıldı bile...
25 Eylül 2012 Salı
Karaoğlan...
YASA
Elmalarda diş izi
Senindir bu dislem
Yapıldı hanene
Gereken işlem
Melekler de tanık
Suçlusun
İş bu yasa hükmünce
Sen bir insanoğlusun
İnsanoğlu
MADDE BİR
Dünyaya gelmelidir
MADDE İKİ
Sevmeli, sevilmeli
Dünyayı cennetin
Kendisi bilmelidir
MADDE ÜÇ
Yaşama sevgisinin
Kökleri gönlünde
İnsanoğlu günün birinde
Ölmelidir
Dönmelidir dudaklarına
Buruk bir elmanın tadı
Bülent Ecevit
Ecevit'in mısralarında buram buram kokuyor sevgi... Ömrünü aşkla yaşamış biri, eşi Rahşan hanımı hayatının her döneminde yanı başında tutmuş bir aşık o.
Benim gibi 90'larda çocukluklarını geçirenler, Karaoğlan efsanesini siyasete ilgileri yoksa pek bilmeyebilirler. Bizim jenerasyonun tanıdığı Ecevit, Kıbrıs fatihinden ziyade, zayıflamış, yürümekte zorlanan siyasi bir liderdi. Benim ona hayranlığım ülkeyi yönettiği günlerde değil, sonradan, onu okuduğum, öğrendiğim günlerde başladı. O 70'lerin efsanesi, halkın Karaoğlanı idi. Şiire düşkünlüğü, aşka hürmet edenlerden oluşu sanırım onu gözümde daha da sevdirdi. Bir ömür elini bırakmadan sevdiği eşiyle yüzyılın aşklarına girerdi hikayeleri... Büyük başarılar ardından büyük yıkımlar, hapishaneler, darbeler bu aşkı hiç etkilememiş bir ömür birlikte, el ele büyütmüşlerdi sevgiyi. Ecevit'i çok sevdim, çünkü onun gönlünde sonsuz insan sevgisi olduğunu bildim. Halkını, insanları, tabiatı, bütün yaratılmışları seven kalbine sevgi besledim. Bugün onu anımsadım, ideolojisini, siyasi düşüncelerini değil sevebilme yeteneğini... İşte bu yüzden yazmak istedim bunları...
Ecevit'in kendi sesinden vedasını da yayınlamak istedim... Videoyu merak edenler için Can Dündar'ın Bir Ecevit Belgeseli: Karaoğlan'ın son kısmıdır.
Herkesi sevebildiğimiz güzel günler görmek dileğiyle...
Benim gibi 90'larda çocukluklarını geçirenler, Karaoğlan efsanesini siyasete ilgileri yoksa pek bilmeyebilirler. Bizim jenerasyonun tanıdığı Ecevit, Kıbrıs fatihinden ziyade, zayıflamış, yürümekte zorlanan siyasi bir liderdi. Benim ona hayranlığım ülkeyi yönettiği günlerde değil, sonradan, onu okuduğum, öğrendiğim günlerde başladı. O 70'lerin efsanesi, halkın Karaoğlanı idi. Şiire düşkünlüğü, aşka hürmet edenlerden oluşu sanırım onu gözümde daha da sevdirdi. Bir ömür elini bırakmadan sevdiği eşiyle yüzyılın aşklarına girerdi hikayeleri... Büyük başarılar ardından büyük yıkımlar, hapishaneler, darbeler bu aşkı hiç etkilememiş bir ömür birlikte, el ele büyütmüşlerdi sevgiyi. Ecevit'i çok sevdim, çünkü onun gönlünde sonsuz insan sevgisi olduğunu bildim. Halkını, insanları, tabiatı, bütün yaratılmışları seven kalbine sevgi besledim. Bugün onu anımsadım, ideolojisini, siyasi düşüncelerini değil sevebilme yeteneğini... İşte bu yüzden yazmak istedim bunları...
Ecevit'in kendi sesinden vedasını da yayınlamak istedim... Videoyu merak edenler için Can Dündar'ın Bir Ecevit Belgeseli: Karaoğlan'ın son kısmıdır.
Herkesi sevebildiğimiz güzel günler görmek dileğiyle...
AŞK!
Aşk! Ey aşk, sen nelere kadirsin? Kuvvetin sığmaz yere göğe, şiddettin sığmaz bedene... Söylesene aşk, nasıl bu kadar yok edicisin? Yüzyıllardır sessizsin, biz konuşa konuşa çözemedik seni, sen ne zaman dile gelirsin? Aşk; varlık sebebim... Söyle be güzeller güzeli ömrün kaderi sen misin? Aşk; beşik kertmem, konuş, küs müsün? Ah min el AŞK, uğrunda hep can mı istersin? Aşk ses ver, konuş, hisset Mecnun'la Leyla'nın katili yoksa sen misin?!
21 Eylül 2012 Cuma
Elveda
Bu sabah yağmur var İstanbul'da, hala da yağıyor. Mevsim sonbahar, aylardan Eylül... Yazın ayağı eşikte, gitmeye niyetli. Güz kapıda, zile basıyor... Bir misafir giderken, diğeri gelmeye hazırlanıyor. Onlar mı hancı, biz mi diye düşünüyorum. İnsanoğlu mu mevsimleri ağırlıyor, mevsimler mi insanlığı? Yoksa her ikimizde yolcu muyuz? Peki öyleyse hancı nerede? Yağmuru izlerken geçiyor düşünceler aklımdan...
Biraz melankoliğim bu sabah... Yaza aşığımdır ben, ondandır terkedilmeye hazırlıyorum kendimi... (Terkedilmenin hazırlığı olur gibi!) Baştan kabullenilmiş bir ayrılık bu, yazın gideceği geldiği ilk günden belli... Hazan mevsimi kapımda, kalacağını iddia ediyor, ben yaz gibi değilim seni terk etmem diyor, inanmak istiyor, inanamıyorum... İşte bundan bu sabahki hafif depresifliğim...
Bu sabah gökyüzü dumanlı... Aklımda geçmiş, gelecek bunalmış... Kabullenmek istemesem de, özlemişim bu havayı diyorum, sonra yazla ayrılığımıza leke düşmesin diye susuyorum. Yaz beni terk etsin, ben onu kırmayı istemiyorum. Bu ayrılıkta da tek kötü söz etmiyorum, yaşattıkları için teşekkür ediyorum... Sanırım büyüyorum. Bu sabah yağmur yağarken İstanbul'da, çocukluğumu kaybetmekten korkuyorum, haa bir de şarkıların seni bana getirmeyeceğini biliyorum... Elveda yaz...
Yeniden
Düşmekten mi korkuyorsun; düş.
Yaralanmaktan mı korkuyorsun; yaralan.
Sonra iyileş.
Yeniden kalk.
Yeniden başla.
Yeniden sev.
Yeniden aşık ol.
Bir daha mı düştün?
Bir daha kalk.
Er ya da geç, beklediğin gelecek.
Er ya da geç, aradığın seni bulacak.
Ama sen bir kez yıldın mı, korktun mu,
Maskeni yüzüne geçirip kalkanlarını
kuşandın mı, o zaman bitecek.
Beklediğin her ne ise asla gelmeyecek!"
Bu kaçıncı başlayış olacak bilmiyorum. Yorgun bu sefer yüreğim, başlamaktan korkuyorum. Öyle parçalanmış ki kalbim, kırıkları hala kanatıyor. O zaman diyorum kaybedecek neyin var? Kalbim dile geliyor, "Cam kırıklarıyla tuz buz olmak aynı şey değildir" diyor. Yani sessizce fısıldıyor; "Temkinli ol!" Bir yanım diyor ki kırık bir kalple, hiç olmayan kalbin arasındaki fark ne? Aylardır sakındığım yüreğim isyan ediyor bu sözlerime. "Sen bensiz sen olamazsın!" diyor. Haklı. Nerede görülmüş yüreksiz bir insanoğlu? En kötünün bile içinde iyiyi arayan değil miydi benim inancım? İyi- kötü, doğru-yanlış bütün bunlar ne? Ah bizim kavramlarımız, ah bizim yüklediğimiz değerler... Dünya bir rüya, bunca mana yüklemek ne diye? "Yeniden başla!" diyorum kendime, inan, güven, sev... Güven? Onu kaybetmek benim doğum günü hediyem, bir daha doğum günü kutlamayacağıma yeminler ettiren... Sonra yeniden, yeniden "Yeniden başla!!" diyorum kendime... Bu sefer farklı, peki o zaman aşk nerede saklı?..
8 Eylül 2012 Cumartesi
Aşk-ı Semazen
Hislerimi anlatmaya yetecek kelime bulabilir miyim, bilmiyorum... Romanımı okuyan sevgili dostum Tuğberk photoshop bilgisini kullanıp roman için kapak hazırlamış, hayalimdeki kapağı görmek inanılmaz oldu benim için... Sizlerle de heyecanımı paylaşmak istedim... Hayallere bir adım daha yaklaşmak, işte bu tarifsizmiş...
Tuğberk'e, cancağızıma buradan da sonsuz teşekkürler...
7 Eylül 2012 Cuma
YASTAYIM
Ailemin hayatıma kattığı en büyük değer, insan ayrımı yapmamak oldu. Evimizde bir gün olsun; "Bu Kürtler...." ya da "Şu Aleviler......" gibi konuşmalar geçmedi... Biraz bilinçlenmeye başladığımda da etrafımda dönen bu konuşmalar hep şaşırttı ve üzdü beni. Bir kişi için koca bir dini ya da ırkı nasıl suçlayabilirdik? Dünya tarihine adını kapkara harflerle yazdıran Hitler'den ne farkımız kalırdı? Gaz odaları yapmamak, toplama kampları kurmamak, yada diri diri insanları yakmamak Hitler'den ayrıyor muydu bizi? Peki ya beynimizde, yüreklerimizde kurduğumuz bu inançlar ne oluyordu? Birlik varken, bunca çokluğu yaratıp, onun etrafında düşünceler ekmek yüreği karaya boyamıyor muydu?
Biz Türkiye Cumhuriyet'i sınırları içinde doğan bir çok ırk, tek bayrağın evlatlarıydık ve her birimiz ırkı fark etmeden terörün çocukları olarak büyüdük. Doğudaki birebir yaşarken, batısındaki kabuslarında gördü... Ve her terör haberinde, kaybettiğimiz gencecik canlardan sonra beni üzen, "Bu Kürtler...." diye başlayan cümleler oldu... Bir çok Kürt dostum var, her biri ayrı ayrı güzellikleri olan, bayrağımızı bizim kadar seven, çünkü onunda bayrağı olan bir çok dost... Sadece benim değil, eminim bir çoğumuzun etrafında var bu insanlar ve bütün bu terör haberlerinden sonra sanki onlar bizden değilmiş gibi analarına, bacılarına varan küfürler tüylerimi diken diken ediyor. Adı üstünde bir terör örgütünü bir ırkın sırtına yüklemek, hangi inanca, hangi insanlığa sığıyor? Böyle düşündüğüm için tek bir gün olsun Kürtlerle aynı kefeye koymadım terör örgütünü... Ülke siyasetinin de uğradığı en büyük oyunlardan biri olarak gördüm hep... Sağcı-solcu, Türk-Kürt, Sunni- Alevi, muhafazakar-çağdaş hep bu ikiliklerle çatışma ortamını ayakta tutan tansiyon bütün bunların bizim zenginliğimiz olduğunu, bu milleti bütün bu ırkların, düşüncelerin bir araya getirdiğini fark edemedi ve bunun içinde özellikle 60'lardan beri bir çok can gitti... Erdoğan bir türlü açamadığı açılımdan bahsettiğinde, ne yalan söyleyeyim umutlanmıştım. Açılım'a inanan ve beklentileri olanlardandım ama çok geçmeden bunun da bir rüya olduğunu anladım, aynı iktidara gelirken terörü bitireceğiz sözü vermesi gibiydi... "Ah keşke dediğin" ama her geçen gün hayalinden bile koşar adımlarla geri geri sürüklendiğin... Eğer yanlış hesaplamadıysam, son 18 günde şehit sayısı 58'e ulaştı. Bir ay bile olmadan 58 can, 58 anne- baba, 58 kardeş, 58 dost, 58 sevgili, 58 hayal son buldu... Afyon'da şehit olanları teröre bağlayamayız belki de, hiçbir zaman bilinmeyecek neden şehit oldukları? Belki yanlış bir haraket, belki terör saldırısı, belki de hükümetin eski can dostu yeni düşmanı Suriye'nin oyunu...Hiçbir zaman bilinmeyecek bu sebep... Dünden beri gözüm haberlerde, ulusal yas ilan edilecek mi diye bekliyorum. Yok, nerede? Oysa yurt dışında kaldığım günlerde, ülkemi en çok özlememe sebep, örneğin bir milli maçtan sonra aynı hislerle, aynı coşkuyla sokaklara dökülemiyor oluşumuzdu ya da tam tersi bir şehit verildiğinde aynı acıyla gözyaşı dökemeyişimiz... İşte bütün bu hislerle yurt dışında yaşamak istemediğime kesin karar vermiştim. Ben, benim gibi sevinip, benim gibi üzülen insanlarımla birlikte mutlu olabilirdim. Evet, ulusal yas ilan edilmedi, peki yanmadı mı her birimizin yüreği en derinden, yoksa yaşayamıyor muyuz aynı acıyı eskisi gibi en yürekten? Hayat ne çabuk devam ediyor, bu kadar hızlı mı, yoksa bu kadar mı alıştık her gün verdiğimiz şehitlere? Ülkemin dört bır yanında 25 ocak içi kanaya kanaya ağlarken gülmek gelmiyor benim içimden... Ulusal yas ilan edilmedi evet, ama ben yastayım... Haftasonu mu? Yok eğlence... Evimden birini kaybetmişim gibi tutacağım bu yası, çünkü ölen benim bayrağımın kanıydı... Evet yazıyorum büyük harflerle; YASTAYIM!!!
Biz Türkiye Cumhuriyet'i sınırları içinde doğan bir çok ırk, tek bayrağın evlatlarıydık ve her birimiz ırkı fark etmeden terörün çocukları olarak büyüdük. Doğudaki birebir yaşarken, batısındaki kabuslarında gördü... Ve her terör haberinde, kaybettiğimiz gencecik canlardan sonra beni üzen, "Bu Kürtler...." diye başlayan cümleler oldu... Bir çok Kürt dostum var, her biri ayrı ayrı güzellikleri olan, bayrağımızı bizim kadar seven, çünkü onunda bayrağı olan bir çok dost... Sadece benim değil, eminim bir çoğumuzun etrafında var bu insanlar ve bütün bu terör haberlerinden sonra sanki onlar bizden değilmiş gibi analarına, bacılarına varan küfürler tüylerimi diken diken ediyor. Adı üstünde bir terör örgütünü bir ırkın sırtına yüklemek, hangi inanca, hangi insanlığa sığıyor? Böyle düşündüğüm için tek bir gün olsun Kürtlerle aynı kefeye koymadım terör örgütünü... Ülke siyasetinin de uğradığı en büyük oyunlardan biri olarak gördüm hep... Sağcı-solcu, Türk-Kürt, Sunni- Alevi, muhafazakar-çağdaş hep bu ikiliklerle çatışma ortamını ayakta tutan tansiyon bütün bunların bizim zenginliğimiz olduğunu, bu milleti bütün bu ırkların, düşüncelerin bir araya getirdiğini fark edemedi ve bunun içinde özellikle 60'lardan beri bir çok can gitti... Erdoğan bir türlü açamadığı açılımdan bahsettiğinde, ne yalan söyleyeyim umutlanmıştım. Açılım'a inanan ve beklentileri olanlardandım ama çok geçmeden bunun da bir rüya olduğunu anladım, aynı iktidara gelirken terörü bitireceğiz sözü vermesi gibiydi... "Ah keşke dediğin" ama her geçen gün hayalinden bile koşar adımlarla geri geri sürüklendiğin... Eğer yanlış hesaplamadıysam, son 18 günde şehit sayısı 58'e ulaştı. Bir ay bile olmadan 58 can, 58 anne- baba, 58 kardeş, 58 dost, 58 sevgili, 58 hayal son buldu... Afyon'da şehit olanları teröre bağlayamayız belki de, hiçbir zaman bilinmeyecek neden şehit oldukları? Belki yanlış bir haraket, belki terör saldırısı, belki de hükümetin eski can dostu yeni düşmanı Suriye'nin oyunu...Hiçbir zaman bilinmeyecek bu sebep... Dünden beri gözüm haberlerde, ulusal yas ilan edilecek mi diye bekliyorum. Yok, nerede? Oysa yurt dışında kaldığım günlerde, ülkemi en çok özlememe sebep, örneğin bir milli maçtan sonra aynı hislerle, aynı coşkuyla sokaklara dökülemiyor oluşumuzdu ya da tam tersi bir şehit verildiğinde aynı acıyla gözyaşı dökemeyişimiz... İşte bütün bu hislerle yurt dışında yaşamak istemediğime kesin karar vermiştim. Ben, benim gibi sevinip, benim gibi üzülen insanlarımla birlikte mutlu olabilirdim. Evet, ulusal yas ilan edilmedi, peki yanmadı mı her birimizin yüreği en derinden, yoksa yaşayamıyor muyuz aynı acıyı eskisi gibi en yürekten? Hayat ne çabuk devam ediyor, bu kadar hızlı mı, yoksa bu kadar mı alıştık her gün verdiğimiz şehitlere? Ülkemin dört bır yanında 25 ocak içi kanaya kanaya ağlarken gülmek gelmiyor benim içimden... Ulusal yas ilan edilmedi evet, ama ben yastayım... Haftasonu mu? Yok eğlence... Evimden birini kaybetmişim gibi tutacağım bu yası, çünkü ölen benim bayrağımın kanıydı... Evet yazıyorum büyük harflerle; YASTAYIM!!!
4 Eylül 2012 Salı
Sana gitme diyemedim
Oysa yanımda kalsın diye onca yalan, hepsi dilimin ucunda... İncinir, kıyamam ki ona, söyleyemiyorum hiç birini... Kın oluyor gönlüm, sözler birer birer boğazıma düğümleniyor. Ona gitme diyemiyorum...
Bütün karşılıksız aşkların kaderi yazılıyor o anda, ona bir kal diyebilsem belki değişirdi her şey, ama değişmiyor... Kader aşksızlıkla örülüyor. Öyleyse adı da bilinmesin, kalsın gönlümün kıvrımlarında.. Herkes ona Lavinia desin, o da kim olduğunu bilmesin.
İşte böyle Lavinia, sen yazıyorsun bütün karşılıksız aşkların kaderini, seninle soluyor binlerce gönül, oysa gülüşünde saklıydı alayi illiyyin... Ah sana gitme diyebilseydim Lavinia... Sana gitme diyemedim...
Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal
Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin
Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme Lavinia...
**Özdemir Asaf'ın şiiri bütün bunları hissetirdi bana... Saklı kalamaz derler ya hiçbir şey, Lavinia'da kalamamış bilinmez. Yukarıda resmini gördüğünüz güzel bayan Mevhibe Beyat, yazar İlhan Selçuk'un ilk eşi, Özdemir Asaf'ın ise adını gizlediği Lavinia'sı... Üstad o gün gitme diyebilseydi Lavinia'a değişir miydi ortak kaderi karşılıksız aşkların, kim bilir? Bundandır, o günden beri bütün plotonik aşıklar bir ağızdan gizler sevdiğini...
3 Eylül 2012 Pazartesi
Sayenizde...
"Ne inancım kaldı aşka, ne de güvenim." dedim.
"O zaman nasıl yazıyorsun o cümleleri?" dedi.
"Artık aşk için yazamıyorum ki, yüreğim mezarlık gibi, acı bu kadar yoğun olunca ne bir kelam çıkyor, ne de ses... Kalem küstü, aşk öldü..." dedim...
Kaçırdık birbirimizden gözlerimizi, söz de sessizliği seçti...
"O zaman nasıl yazıyorsun o cümleleri?" dedi.
"Artık aşk için yazamıyorum ki, yüreğim mezarlık gibi, acı bu kadar yoğun olunca ne bir kelam çıkyor, ne de ses... Kalem küstü, aşk öldü..." dedim...
Kaçırdık birbirimizden gözlerimizi, söz de sessizliği seçti...
Eylül'de Gel- ME!
"Biraz yürüyelim mi?" diye bir mesaj geldi. Hazırlandım, çıktım evden. Orman yolunda buluştuk. Sanki dün görmüşüz gibi birbirimizi, aylardır onca kelime boğaza düğümlenmemiş, hayatlarımızı eksik bırakmamış gibi, uzak, soğuk bir merhabalaşma oldu aramızda. Eylül havası bizden daha ılıktı. Biz ayrıldığımız mevsim de kışta kalmıştık, karlar yağıyordu üstümüze. Üşüyor mudur hala diye düşündüm içimden, her kış geldiğinde kar damlaları değince tenine üşeyecek mi yoksa yanacak mı alev alev yüreğinin en uçlarına kadar diye geçirdim gönlümden? Sormadım, öğreneceğim cevap bir şeyi değiştirmeyecekti. Gittiğinde mevsim kıştı. Üşümüştüm! Şimdi Eylül'dü ve hava ılıktı, bulutlar bizim gibi yağsam mı yağmasam mı diye kararsız. "Neden aradın?" dedim, düşünmeden, bir an önce yanından ayrılmayı dileyerek. Yabancıydık artık birbirimize, yan yana olmak yakınlaştıramazdı ki,aramızdaki mesafe kilometre hesabında değil, yürek menzilindeydi. Tanıdığımız yabancılar var hayatta, hayatımızın bir kısmını onu tanımaya harcadığımız, nerede ne yapacağını bildiğimiz, sesinin tonundan neyi olduğuna, bakışından kırgınlığına, gülüşünden neşesinin içten mi yoksa göstermelik mi olduğuna karar verdiğimiz, onu avcumuzun içi kadar iyi tanıdığımızı düşündüğümüz sevgililer, aşklar veya dostlar, sonra bir gün araya giren ayrılıklarla uzaklaşılan, konuşulmayan yabancılar. Onlar tanıdığımız yabancılar... Oysa o benim için tanıdığım bir yabancı bile değildi. Tanımayı beceremediğim, yanıldığım, yaralandığım bir yabancı. Ne söyleyecekse söylesin bitsin istedim bu işkence. "Sonbaharın suçuydu, ayrılığımızdan o sorumlu..." dedi, sarı yaprakları ezip geçerken. Tabiatın her renge büründüğü bu mevsimi nasıl suçlayabilirdi? "Uyumadan önce çoraplarımı yatağın içinde çıkarmıyorum artık, yıllardır yaptığım şeyden vazgeçtim, seni hatırlatmasın diye... Şimdi ne mevsimi, ne başkasını, ne de kaderi suçla."dedim, ve arkamı dönüp gittim...Oysa içimde Eylül'de gel çalıyordu, gözlerimden yaş akıyordu...
30 Ağustos 2012 Perşembe
Romanımdan küçücük bir kısım :)
“Düşün
ki Şems Hazretleri hayatta. Onu sokakta görsen tanır mıydın?” diye sormuştu.
“O
nasıl soru Sade'm? Tabii tanırdım.”
Gülmüştü
cevabıma.
“Ah
derviş, ben olsam tanıyamazdım.”
“Neden
böyle düşünüyorsun?”
“Çünkü
Şems’i tanıyan, Mevlana’nın gözleriydi.”
-Aşk'ı Semazen-
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Bayram hatırası
Babaannemin büyüdüğü, ağaçlara tırmandığı topraklardayım. Topraklarımızda. Aile olmak, koskocaman bir aileye sahip olmak ne büyük bir şans. Özlerimle beraber özümün olduğu yerdeyim. Babaannem sanki yanımda, koltuğunda oturmuş, ben ayak ucunda;
" Babaannecigim anlatsana Elmalı'yı." diyorum. O da başlıyor anlatmaya. Bir rüya olmalı bu, portakal çiçeği kokan babaannemin dizinin dibinde olmak bir rüya...
"Çocukken ağaçlara tırmanırdım ben." diyor, Konya'dayız, evinde pencerenin kenarında oturuyoruz. Oysa anlatırken bunları yürümekte zorlanıyor, yine de bir ara onun ağaçlara tırmandığını hayal etmek hoş geliyor çocuk ruhuma. Ardından pencereye bakıyor, bir kuş uçuyor. "Kuşlar kanat çırparken Allah diye çırpar bilir misin bunu?" diyor. Sonra kuşun kanat cırpışına uyumlu heceliyor; "Al-lah!" Bakıyoruz birlikte uçan kuşa, gözlerimiz birleşiyor Allah'ın kanatlarında. Ben yeniden soruyorum; " Nasil tanıştınız dedemle?" Bu arada koştura koştura büfeye gidiyor, albümleri getiriyorum. "Deden Elmalı'ya geldiğinde askeri doktordu. Babam rahatsızlanmıştı, ona bakmaya gelmişti." diyor. Dedemden bahsederken ki ışıltı hala gözlerinde saklı. "Sevdin mi dedemi?" diye soruyorum bu kez. "Çok sevdim ben doktoru." diyor, utanarak değil övünerek sevdasıyla... Ben aşkların ölümsüz olduğuna babaannemle inanıyorum. Hiç görmediğim dedemi ondan defalarca dinlerken anlıyorum, aşk sonsuz bir şey, ölüm bile ayıramıyor birbirine mühürlenmiş yürekleri... Bana da hiç tanımadığım dedeme karşı hayranlık ve sonsuz bir sevgiyi duyuran babaannemin aşkı, onun anlatışı oluyor.
Şimdi Elmalı'dayım. Onun ömrünün baharının geçtiği konakların birinde. Kim bilir belki bu satırları onun uyuduğu odada yazıyorum. Avlusunda çocukca koşturduğu evinde, onu arıyorum. Odalara sinmiş midir kokusu diye odalara girip çıkıyorum. Oysa babaannem 2009'un ilk soğuklarında terk etti bu dünyayı, yirmi dokuz yıl sonra kavuştu doktoruna. Çocukluğum, gençliğimin ilk yılları onun koltuğunun yanında Elmalı'yı, dedemi dinlemekle geçti. Şimdi onun topraklarında onu düşünüyorum ve babaanemi tüm kalbimle özlüyorum. Biliyorum ama ben; Azime Sultan'ın kuzusunun kuzusu kavuşacağız bir gün Ragıp'ın Yerin'de, cennetin en güzel günün de...
Bu bayram nurlar icindeki
anneannecigim, babaannecigim, dedelerim, Selçuk amcamın yokluğunda anlıyorum, bayramları güzelleştiren aile olabilmek... Hepinizin bayramını tüm kalbimle kutlarım...
17 Ağustos 2012 Cuma
Vazgeçtim
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim...
Frida Kahlo'nun vazgeçişini anlattığı bu satırları her zaman çok etkilemişti beni. Canım arkadaşım Nesrin Karyaldız'da bir vazgeçiş yazısı yazmış, içine de bu güzel satırları koymuş, okuyunca paylaşmak istedim sizinle. http://www.evosangels.com/agustos2012/ linkinden 22,23 ve 24. sayfalarda o güzel yazıyı bulabilirsiniz.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.
Bencil olduğun için vazgeçtim.
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
Bu yüzden ben de senden vazgeçtim...
Frida Kahlo'nun vazgeçişini anlattığı bu satırları her zaman çok etkilemişti beni. Canım arkadaşım Nesrin Karyaldız'da bir vazgeçiş yazısı yazmış, içine de bu güzel satırları koymuş, okuyunca paylaşmak istedim sizinle. http://www.evosangels.com/agustos2012/ linkinden 22,23 ve 24. sayfalarda o güzel yazıyı bulabilirsiniz.
16 Ağustos 2012 Perşembe
O'nun küçüğü
Kendini anlatan bir şarkı seç deseler düşünmeden cevap veririm. Sezen Aksu'dan Küçüğüm...Çünkü ne boy posla, ne de yaşla alakası var küçklüğümün. Hayatın, yaratıcının, evrenin küçüğüyüm. Milyarlarca yıllık bir dünyada bir karga kadar değil ömrüm, bir çınar gibi salamam köklerimi toprağın en diplerine, bir balık gibi dalamam okyanusun en derinlerine, küçüğüm işte, hepsinden daha küçük... Yarışıyorum hala nefsimle, gün geliyor savaşıyorum, aslında nefsimle savaşmamam barışmam gerektiğini biliyorum, ama işte küçüğüm ya yapamıyorum... Güzel sözler duyunca mutlu olan ruhum değil egom, biliyorum bunu, biliyorum işte. Çünkü varlık birken hangi övgü benim içindir ki? An geliyor kızıyorum, oysa her gece yatmadan kendime söz veriyorum her şeye sevgiyle bakmak adına, öyleyse nasıl kırılabiliyor, nasıl kızabiliyorum? Küçüğüm, ondan döküyorum gözyaşlarımı, ondan oyuncak zaferlerimle gururlanışım. Bakınca oysa en tepeden ne farkım var küçücük bir noktadan? Noktayı küçümsemem asla, küçümsemek başka küçük olmak başka, bakmayın siz aynı kökten türediklerine, mayası bir olsa da insan da ayrılmaz mı milyonlarca çeşide? İyisi de aynı mayadan, kötüsü de... Zahiri de çeşit çokta, bakınca batiniye ne küçümsemek var ne küçük, geriye kalan tek şey yokluk, hiçlik... Küçüğüm işte, sanmayın sakın üzülürüm nokta gibi olmaktan, bilirim çünkü ben her şeyin başlangıcıdır besmele, o da başlar be harfiyle. Be harfinin sırrı altında duran noktasında. Nokta diyip geçmem işte, bütün sır o noktanın içinde saklanmakta, sessizce devir etmekte. Hissederim en derinlerimde, gönül evimde O'nun küçüğüyüm ben, O'nun noktası. Ezelim olan O'yken anca noktayımdır ben bu sonsuz cümle aleminde.
14 Ağustos 2012 Salı
Ömürlük öğüt
İnsan hayatının ömürlük öğütleri vardır. Bazılarını anında anlar hayata geçirmeye çalışır, bazılarını ise zamanla öğrenir. İşte babamın bir kaç gün önce söylediği söz bunlardan biriydi. "Sevdiğin kadar mutlu olursun." dedi, doğduğum andan itibaren yüreğime sevgiden başka tohum ekmeyen sesiyle. Başta bilindik geldi bu söz, sonra sorgulamalarım başladı, ardından not defterimi açıp babamın yadigarını yazdım. Gerçekten böyle mi? Gerçekten sevdiğimiz kadar mı mutlu oluruz? Yoksa sevgilerimiz bizi üzer mi? Babamın sözlerinin tam aksine, sevdiğimiz kadar acı mı çekeriz? Bir kaç gündür düşünüyorum bunları. Sevgi acı mı verir mutluluk mu? Terazime koydum duygularımı, 100 gr sevgi, 50 gr mutluluk, 15 gr hüzün, 20 gr hayal kırıklığı, 35 gr neşe, 45 gr hırs, 30 gr nefret... Bir kefesinde hislerden biri, diğerinde öteki, tarttım durdum içimde, sevgi üzer mi diye? Sevip de karşılık göremeyince, sevip de beklemediğimiz şeyler yapılınca, sevip de hayal kırıklığına uğratılınca işte bütün o zamanlar da nereye kaybolur mutluluk? Saklambaç mı oynar, ebesini ağlatacak kadar? Aslında bütün o zamanlar da acıtan sevgi değildir, sevmekten vazgeçmeye çalışmak, sevgiyi nefrete döndürmek, sevgisiz kalmaktır. Anladım ki sevgi azaldıkça acı yakan yıkan... Sevgiyle bakınca karşındakine bütün olumsuzluklara rağmen affetmek, olduğu gibi kabullenmek mutlu eden. Hem de sadece insanları değil, hayvanları, tabiatı, eşyaları bütün var olmuşları. Her şeye sevgiyle bakabilmek de sırrı mutluluğun. Babam parayla pulla ölçülmeyecek bir yadigar bıraktı bana, ömürlük bir öğüt; "Sevdiğin kadar mutlu olursun." Buradan çok teşekkür ederim ona... Şimdi söyleyin, mutluluğa mı erişmek istersiniz, acıya mı? Seven gözlerle bakın hayatınıza, affetmenin erdemini, her şeyi bir görmenin sevincini hissedin damarlarınızda ve tabii ki sevgiyle kalın, sevgimle kalın :)
7 Ağustos 2012 Salı
3 Ağustos 2012 Cuma
Bir Mucizeyi Yaşamak
15 Mayıs'ta İstanbul'da son bulan sergi, 15 Ekim- 30 Aralık'ta Ankara'da başlayacak. Eğer sizde bir mucizeyi yaşamak istiyorsanız ne yapın ne edin o tarihler arasındaki bir gün Ankara'da olup sergiyi görün... Sevgiyle kalın :)
Mutluluğun Resmi
1961 Mayıs' ında Nazım Hikmet, Dünya Barış Komitesi adına Fidel Castro'ya Barış ödülü vermek üzere Havana- Küba'ya gider. Ve o meşhur "Saman Sarısı" şiiri orada yaşadığı devrimci çoşkunun etkisiyle yazılır. Bir çoğumuz bu şiirin bir kısmını çok iyi bilir. Çok mutlu olduğumuzda sormaz mıyız birbirimize; "Mutluluğun resmini çizebilir misin?" diye. İşte o şiirinde, ressam Abidin Dino'ya mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını sorar Nazım'ın mısraları;
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini,
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortasındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?"
Aslına bakarsanız ben Nazım'ın komünist tarafıyla pek ilgilenmem, benim için "bir sevda şiirini bir kavga şiiri kadar seven" adamdır o. Ben onun aşk kokan mısralarını tutarım ezberimde, ama ideolojisi ne olursa olsun düşünen bir beyni, beğensem de beğenmesem de kendi için doğru gördüğü yolda yürüme inancı her zaman etkiler beni. Mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını sorduğu bu mısralar aslında Küba'da bir rüyasını gerçekleştirmenin üstüne yazılmıştır. Beni bu hikayede en çok etkileyen ise Abidin Dino'nun Nazım'ın bu şiirine kendi kaleme aldığı şiiriyle verdiği cevabıdır. Aslında sizle bugün paylaşmak istediğim bu şiirdi işte;
kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varnanın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler...
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiyeyi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.
işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya...
"Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini,
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortasındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?"
Aslına bakarsanız ben Nazım'ın komünist tarafıyla pek ilgilenmem, benim için "bir sevda şiirini bir kavga şiiri kadar seven" adamdır o. Ben onun aşk kokan mısralarını tutarım ezberimde, ama ideolojisi ne olursa olsun düşünen bir beyni, beğensem de beğenmesem de kendi için doğru gördüğü yolda yürüme inancı her zaman etkiler beni. Mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını sorduğu bu mısralar aslında Küba'da bir rüyasını gerçekleştirmenin üstüne yazılmıştır. Beni bu hikayede en çok etkileyen ise Abidin Dino'nun Nazım'ın bu şiirine kendi kaleme aldığı şiiriyle verdiği cevabıdır. Aslında sizle bugün paylaşmak istediğim bu şiirdi işte;
kokusu buram buram tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı bambaşka
işçiler gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında varnanın tozu
yüreğinde ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun resmini
başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler...
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık türkiyeyi
bir baştan bir başa.
yattığımız yerler müze olmuş,
sürgün şehirler cennet.
işte o zaman nazım,
yapardım mutluluğun resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya...
30 Temmuz 2012 Pazartesi
AYIŞIĞI
Beethoven yavaş yavaş kaybederken kulaklarını, ağır bir depresyona girer. En son bir otel odasında intihar etmeye karar verir. Otelde tanıştığı kör bir genç kız ay ışığının parladığı bir gece, "Ayın ışıldadığı bir geceyi görebilmek için her şeyimi verirdim." diyene kadar düşünmektedir nasıl intihar edeceğini... O anda vazgeçer, ölmekten. Duymakta git gide zorlanan kulakları olsa da görebilmektedir ay ışığını, denize yansımasını, yakamozları... Ve yukarıda dinlediğiniz Ayışığı Sonatı'nı(Moonlight Sonata) besteler. Yıllar sonra işitme duyusunu tamamen kaybettiğinde, işitmesi gereken bir şey de kalmamıştır geriye. Çünkü artık notalar içindedir, müzik ruhundan gelmektedir. Kariyerinin en başarılı eserlerinden olan 9. Senfoni'yi tamamen sağır olduğunda yapmasının sebebi bu mucizedir.
Ben kimmiyim? Size karanlık dünyadan, yüzyıllar öncesinden seslenen kör bir genç kızım sadece. Ayın ışıldadığı tek bir geceyi görebilmek için her şeyini verecek bir körüm! Bilin istedim renkler de içimiz de, müzik de ve yapamadığınızı düşündüğünüz, size engel olan ne varsa hepsini yenme kuvveti ruhunuzun en diplerinde... Ayışığını görüyür musunuz? O zaman bunca sitem, memnuniyetsizlik ne diye?...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















