Aylardır bir blog açsam mı açmasam mı düşüncesi almış başını içimde devir ediyor. Gerekli mi gereksiz mi diye tartıp duruyor beyin. En sonunda kararını açmaktan yana kullandı. Bakmayın genelde pek dinlemem sözünü. Göğsümün arasında güm güm atanla pek bir sohbetteyiz :)
İşi gücü yazmak olunca insanın, yazmak nefes almak gibi, yemek yeme, su içme gibi olunca kelimelerden bir dünya yaratıyor kendine. Ben de öyle yaptım. Cümlelerim var. Kelimelerim var. Kimse tanıyamaz onlar gibi beni. Şu günlerde en çok görüştüğüm kişiler Can ve Sade. Onlar içimde her geçen gün büyüttüğüm romanımın kahramanları. Hal'i Semazen'in aşkı öyle içimi kıpırdattı ki uzun solukta görmek, izlemek istedim o aşkı. Yüreğimde haydi Cansu deyince başladım hayal etmeye. Hal'i Semazenin adı Aşk'ı Semazen oldu. Bugünlerde ortasını biraz geçti, sona kaldı bir kaç adım... İlk çocuğum olacak diyorum, içimde büyütüyorum onu. Her geçen gün biraz daha artıyor aramızdaki bağ. En büyük dileğim, bir gün hepinizin elinde romanımı görmek, aynı aşkı beraber paylaşabilmek...
Dilerim beğenirsiniz yazdıklarımı. Hep sevgiyle kalın :)
31 Mart 2012 Cumartesi
HAL'İ SEMAZEN
Terminaller, havaalanları, garlar hep soğuktu benim için. Soğuk belkide tatsız tuzsuz bir tanım. Buz gibiydiler. Soğuk gibi soyut bir kavram değil bu; gördüğün, katı, elini koyduğunda donduran somut bir kavram. Yani hissettirmeyen, yaşatan… Ben hiç sevmedim gitmeleri de kalmaları da. Hangisi daha zor saçmalığına gerek yok! Ayırıyorsa eğer seveni sevdiğinden, ‘gurbet’ denilen şey burnunun direğini sızlatıyorsa eğer, kalır mı geriye Haydarpaşa’nın güzelliğinden eser?
O benim esmerimdi, benimdi, bendi. Aşk tanımlanır mı hiç? Kimine göre delilik, kimine göre sonsuzluk… Bana göre aşkın tanımıydı o. Benim adımda o, anamda o, babamda o. Nefesim o, yemeğim o. Benim dinim o! Bir semazenin, bir Mevlevi’nin ‘benim dinim o’ demesi laf değildir. Mevlana Şems için demiş;
‘Ey Tebrizli Şems
Dinim aşktır benim
Senin yüzünü gördüm göreli
Benim dinim senin yüzünle övünür
Ey sevgili…’
Dininin o olması demek onda Allah’ı görmektir, sonsuzluğu bulmaktır.
Konya’da dergâhta çile çekerken tek dileğim aşk olmaktı… Bu upuzun bir yolculuktu. Ben yolculuğun sonunda ulaşacağım yeri düşünürken, görememiştim asıl amacın yok olmak olduğunu… Mevleviliğin eğitiminde çile vardır. Çile hücrelerinde kalırsın. Sanırsın ki ilk günlerde bir sen varsın orada. Sonra anlarsın ki O’da seninledir! Çilemin bittiği gün, semazen olmaya karar verdiğimde, dergâhtan çıkıp uzun uzun yürümüştüm Konya sokaklarında. Yol beni yeşil minarenin önüne getirmişti. Burası Mevlana’nın herkesi kucakladığı; ‘Ne olursan ol, yine gel.’ dediği yerdi. Pir’in huzurunda selam verip ellerimi açtığımda, onun suyu yüzü hürmetine diledim beni hep aşkta kılmasını. Çile bitmişti ama hayat koskoca bir öğretmendi. Aşkı yoklukta bulacağımı o öğretecekti…
Onu ilk görüşüm, semazenin niyaz duruşuydu. Dergâh semazen olma kararımdan sonra, beni İstanbul’a Galata Mevlevihanesi’ne göndermişti. Semada ilk siyah hırkanı çıkarıp niyaz vaziyeti alırsın. Burada can canı, insan insanı selamlar. Semazen semaya başlamaya hazırdır. Yani teslim olmaya… Galata’daki gösterimizden sonra, dua edip kapının önüne çıktığımda, onun gözlerini gördüm. Kapkaraydı! İçine girsen kaybolurcasına kara. Kör bir kuyu gözleri, kapkara! Kapıdan çıkınca, çekinmeden önümü kesti. ‘Semada başka yerdeydin, neredeydin?’ dedi. Öyle çocuktu ki, öyle güzeldi ki… ‘ Yok olmuştum!’ dedim. ‘Bende olmak istiyorum.’ dedi. Öyle cesurdu ki… ‘Zor.’ dedim. ‘Zor nedir?’ dedi. Öyle tatlı bir inattı ki… ‘Zor yoktur.’ dedim. ‘O zaman öğret!’ dedi. Öyle hevesliydi ki…
Bundan sonra semanın ikinci aşamasıydı. Yavaş yavaş kollarını açıp dönmeye başlamak, bir nevi teslimiyet hareketi. Ona âşık oluşum, semazenin teslimiyetiydi. ’Aşk öğrenmekmiş.’ dedi bir gün bana. ‘Eğer sadece bir kişi öğreniyorsa, o tek tarafın aşkıymış. Sende benimle öğreniyor musun?’ diye sordu. Susmuştum. Düşünmüştüm. ‘Aşk öğrenmek olduğu kadar yanmaktır da demiştim. ‘Ben pervanenin ateşe atlaması gibi, sende yanmayı öğreniyorum.’ O muzur, bir o kadar da masum gülümsemesiyle, kapkara gözlerinin içini parlatıp sarılmıştı boynuma. ‘Aşk seninle çok güzel.’ demişti.
Bir arada yaşama fikri başta rahatsız etse de, kendimi ‘evimiz’ için eşya seçerken bulmuştum. Neşesi, enerjisi öyle sonsuzdu ki, onun büyüsüyle büyüyordum sanki… Telefonumuzu bağlatınca, telesekreter kaydı yaptıralım diye tutturmuştu. Küçük çocuklar gibi telefonun başına geçmiş, simsiyah saçlarını geriye atmış; ‘Biz şu an evimizde değiliz, ama geri döndüğümüzde sizi muhakkak arayacağız.’ diyip kayıt tuşuna basmıştı. Masumiyeti, çocukluğu beni daha da döndürüyordu. Döndükçe o oluyordum. Döndükçe yok oluyordum!
Bir gün evin penceresinden Galata’nın manzarasına kendimizi kaptırmışken, ‘Şarap?’ diye sordu. ‘Ben içmem!’ dedim. ‘Putların yıkılması gerekir. Tabularda put gibidir.’ dedi. ‘İçmem!’ dedim. Bu ilk tartışma, semanın üçüncü aşamasının başlangıcıydı. Ney sesini duyup, yavaşlamak. Onunla tartışmalarımız, semazenin yavaşlamasıydı. ‘Kendini zehirlemeye neden bu kadar meraklısın?’ dedim. ‘Puroda nereden çıktı?’. ‘Aynı olsak, ne öğrenirdik?’ dedi. Başka bir günse, ‘Artık yanmak istemiyorsun!’ diyordu. En son bana; ‘Acıyor! Yanıyor! Kanıyor! Beni evime gönder.’ demişti. Onunla Haydarpaşa’ya vardığımızda, dayanamayıp ‘Gitme esmerim.’ dedim. ‘Sevgi kendinden vazgeçmektir, hoşça kal sevgili…’dedi. Sanki hayat orada bitmişti. Meğer çile sadece hücrede olmazmış, en büyük çileyi gönül hücren çekiyormuş…Ondan sonra geriye kalan kapkara bir sessizlik. O ev, bu şehir İstanbul, onsuz çekilmez olmuştu. Yaramı sarmaya yuvama, Konya’ya dönüş vakti gelmişti.
Haydarpaşa’da onu yolcu ettikten tam bir sene sonra, oradaydım yine. Buz gibiydi, dondururcasına soğuk! İçimi ısıtacak tek yer onun yanıydı. Galata’ya evimize gittim.
Sıra semanın son aşamasıydı. Semanın bitişi, semazenin siyah hırkasını geri giymesi… Karna giren garip sancılar vardır ya, durduramıyordum işte onları. İhtimal vermesem de, buzdolabında belki ilaç vardır diye kapağını açtım. Tek duran koca dolapta yeşil bir şişe. İçi kırmızı. Evet, o şarap! Buzdolabının kapağını hızlıca kapattım. Bu iş böyle olmayacaktı. Kendime gelmem lazımdı. Duşa girdim çıktım. Üstüme boxerımı giydim. Salona geçtim. Sehpanın üstünde bizi ayrılığa götüren farklarımız, onun purosu… ‘Putların yıkılması gerekir. Tabularda put gibidir.’ dedim kendime, o gece onun bana dediği gibi. Purosunu yaktım. İçtim, içtim… Sonra koşar adımlarla mutfağa geri döndüm. Dolabın kapağını açtım. Şişeyi ağzıma dayadığım gibi içtim, içtim… Çalan telefonu fark etmem vaktimi aldı. Salona döndüğümde, onun sesi! Duvarlarda yankılanan, yüreğime çarpan sesi! Tek hamleyle telefonu elime aldım. Evet ,bu telesekreter kaydında ki sesi. Sinirlendim onsuzluğa, belki ilk defa isyan ettim. Fırlattım telefonu. Arkasından kendimi de kanepenin üstüne yavaşça bıraktım. Gözlerimden akan yaşlara mani olamıyordum. Olmaya da niyetim yoktu zaten! Ölümünün birinci yılıydı! Tren kazası… ‘Beni evime gönder.’ demişti. Gerçekten de evine geri dönmüştü. Hal, semazenin siyah hırkasını geri giymesi hali… Siyah hırka toprağı temsil eder. Örtmüştü üstümüze kara toprağı. En son elim sehpanın üstündeki dergilere gitti. Öylece sayfaları çevirirken, altını çizdiği bir yer; ‘Sevdikleriniz nerede olurlarsa olsunlar aslında hep sizinledirler. Çünkü hep O’nunladırlar.’ Sema bitmeyen bir dönüştü artık! Hep benimleydi, hep O’nunlaydı. Ve aşk, yoklukta öğrenilirmiş, öğretmişti.
İKİ ARADA BİR CENNETTE
İki sene önce. Gözlerim yaş dolu. Yüreğim alev alev. Benliğimin diğer adı ateş. Savaş sonrasında, yangının orta yerindeyim. Çocuğum daha, hala da öyleyim. Uyuyorum genelde, gözümü açıyorum kabus. Kabustan kurtulmak için yeniden uyku. Sanki bu bir girdap. İçinde dönüp durup, sonu bucağı olmayan bir dönüş, bir kurgu. Sonra başucumda duran bir kitabı alıyorum. Dua ediyorum içimden, tüm kalbimle yalvarıyorum beklide ; “Allah’ım bir işaret gönder.”diye!
Öyle bir yeri açılıyor ki kitabın, bir anda yangınıma su dökülüyor. İşaretine “Şükür.” Diyorum, oysa unutmuş dilim bu kelimeyi. O’na yaklaşmışımda, şükür demeyi unutmuşum. O an ateşler içindeki çocuk şükür diyor, yanan her köşesiyle tekrar tekrar şükrediyor. Biliyor ki onun bir sıfatı da Es Semi, yani her şeyi duyan, bütün duaları işiten! Ardından biraz toparlıyorum kendimi. Doğruluyorum. Sırtımı yastığa dayıyorum, ama yinede kalkmıyorum yataktan. Her an tekrar uyumak isteyebilirim ne de olsa, güvenli bulduğum yer düşlerim, rüyalarım. Orası benim saltanatım, surlarla çevrili korunağım. Dünya kabus yeri, yangınlar, alevlerle çevrili. Sırtımı dayadım ya yastığa ardından açıyorum bir şarkı. Sezen, bu kızı yeniden büyütmeliyim diyor. Bir de ekliyor;
Kazanmalı, kaybetmeliyim
Aşk uğruna harp etmeliyim
Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Farkındayım…
Boşa değil Sezen’in bu sözleri. Rastgele de açılmış değil bu şarkı. İçinde yaşadığım kabus boyunca dediğim cümlem saklı; Bu kızı yeniden büyütmeliyim!
İki sene önce. Ben, bir çocuğum. Alevler içinde, cehennemi yaşıyorum kendi benliğimde. Herkesin cenneti de cehennemi de kendi ölçüsünde. İki sene önce. Ben bir kız çocuğu. Yazıyorum Sezen’in sözlerini, bir defterin köşesine. Unutmamak, hep hatırlamak için. Bir gün gelip kendime yıldızlardan daha uzak olduğum o günü hiç unutmamak için, yazıyorum bir yere. Söz uçuyor, anı siliniyor ama doğru demiş büyükler yazı hep kalıyor. İşte ondan yazıyorum bende! Hamuru kararken Yaratıcı unutmayı da eklemiş, ama bazı şeyler var ki unutulmamalı. İki sene önce. Gördüm diyorum kendime. Tanı, buranın adı esfel-i sâfilîn. Cehennemin en dibi. Unutma ki bir daha düşme bu kadar dibe. İşte yazıyorum o gün, bir küçük deftere;
Bu kızı yeniden büyütmeliyim
Kor ateşlerde yürütmeliyim
Değirmenlerde öğütmeliyim
Farkındayım, farkındayım…
İki sene sonra, bugün. İki sene boyunca uğraştığım gerçekliğimleyim. O kızı büyütüyorum şimdi, bununla meşgulüm. İşim gücüm bu. Daha ne olsun ki.
İki sene sonra, bugün. Mekanım farklı. Tanı diyorum kendime. Buranın adı alâ-yi illiyyîn. Cennetteki üstün makam. İnsan olmak cehennem- cennet arası bir serüven değil mi? En dibi görenin tepede aldığı haz kelimeler kitabına hiç sığabilir mi?
İki sene sonra bugün. Elime o küçük not defteri geçiyor. İçini karıştırdığımda en altına tarih atılmış bir şarkı sözü. Unutmamak için. Unutmadı bu kız, işte o yüzden her gün büyütmek için uğraşıyor kendini.
İki sene sonra bugün. Olduğum yerde neşeli, gözüm yükseklerde, istekli.
İki sene sonra bugün. Düşündüğüm nasıl daha az uyunur. Dünya bir cennet yeri, kaçırmamak lazım bu düşü.
İki sene sonra bugün. Ağzımdan, gönlümden düşmeyen bir kelime. Şükür değil. Hamd olsun diyorum ben. Sadece bugüne değil, düne, bugüne, geleceğe. Verdiğine, vermediğine, verip de geri aldığına. Her şeye.
İki sene sonra bugün. Yazıyorum yine. Unutmayayım diye. Hamurumuza katılmış bir kere. Unutmayayım istiyorum, esfel-i sâfilîn de içimde, alâ-yi illiyyîn de.
Ve işte iki sene sonra bugün ben tam da seyirde…
Sadık mısın aşka?

Kandırıyorsun beni İstanbul,yine kandırıyorsun!İskeleden izliyorum bu sefer seni, bana diğer bir güzel yüzünü göstermeye söz vermiş vapurunu beklerken...Aramızadaki tek engel iskelenin üzeri çapa işlemeli camı evet çapalı camı.Çapa sadakat demekmiş.Sadakat diyince sanki yüzyıllar öncesine götürüyor anılar beni,ne ilginç değil mi yaşadığım ömürle yüzyılları kıyaslayabilisim!Bence yıllara başka bir kavram adı vermek gerek.Dünya'nın güneş etrafında tamamladığı zamanla,benim kendi etrafımda tamamladığım zamana nasıl aynı ad verilebilir ki!70 yaşına gelipte geriye dönüp baktığında bilmedim ben hiç yaşamayı diyen biriyle,20'sinde benim kadar göre göre yaşayan yok bu hayatı diyen birisini nasıl daha küçük sayabiliriz diğerinden?Yani yıllara başka bir tanım vermek gerek...Yüzyıllar öncesine gitmişken camda yüzümü gördüğüm ben,bana Narkisoss'u hatırlattı.Belkide Narkisoss'un o kötü kaderini hepimiz paylaştık asırlardır!İnsan hayata bir tek kendine aşık olarak geliyor.Belkide başkalarına güvensizliği,inançsızlığı kendinde hissetiğini bulamayışından kaynaklanıyor.En büyük düşmanı kendi olabildiği gibi en büyük aşığı yine nasıl kendi olabiliyor, en güzel rüyanın içindeki en büyük kabusu gibi?Aynı anda insan kaç hayatı yaşıyor?İstanbul,karşımda bütün ışıltınla duruyorsun gecenin karanlığı karartamıyor seni...Öyle güzelsin ki korkutuyorsun.Yeditepeli şehrim neler yaşatıyorsun?Çapanın arkasından görünen şehrim söyle bana;camdaki çapa gibi sadakatini koruyor musun toprağın altında milyonlarca yatanınla,üstünde milyonlarca nefes alanına?Nerde sadakatin güzel şehir yoksa sende mi asırlar önce kaybettin kendine duyduğun aşkla?..
...2006'dan
AYNA
Tam 1 sene once bugun nerede ve kimlerle oldugumu cok iyi hatirliyorum.Kar yagiyordu kayisdagina,simdi ise bahar fisildiyor kulagima "geliyorum" diyor. 1 sene ne kadar uzun bir zamandir hayatin degismesine? Ya da 1 sene ne kadar kisa? Bir anlam veremiyorum ben buna.
2010 yazindan beri hayatima hakim olan tek sey degisim..Ondan once sabitti her sey,duragan. 1 sene onceyle 3 sene oncesinde yoktu farklar.Ne oldu peki sonra? Ne oldu da ogrendim ben bir anda 1 senenin onemini hayatta.. 2010 yazinda kendime baktigim aynayi kirdim bir anda, paramparcaydi ayna.. Her birinde baska baska yuzlerim,gordugum hic bir yuz benim degildi o aynada...ya da olmak istedigim aynadaki ben degil... Kutsak Kitap'ta okumustum; "sabit sandigin daglarin bulutlar gibi gectigini gorursun." yaziyordu. Sabit sandigim daglarim yikildi benm o yaz ve ben karar verdim artik aynada gormek istedigim kisi olmaya... Daglar bulutlar gibi geciyorsa eger, gec degildi yeniden baslamaya..yara aldim,en guvendigim vurdu beni sirtimdan..affetmeyi ogrendim sonra, tecrubeydi deyip, tesekkur etmeyi sirasiyla...Ama yine de inandim sabit olan seyler vardi hayatta.. Dostlar mesela. 2010 yazindan 2011 yazina kadar bu sefer dayadim sirtimi dostluklarima...Guldum,eglendim,agladim,sarhos oldum baslarina is astim ama hep yanimdalardi,vazgecmediler benden,vazgecmediler beni sevmekten!vazgecmezler sandim sonra tekrar bir anda paramparca oldu ayna...sabit sandigim daglar bir kez daha bulutlar gibi gecti onumden 2011 yazinda.. Degismeyenler olmadi mi? Oldu ya,ondandir her gun elimi actigimda tesekkur ederim Allah'a. Dosttan ote kardeslerim oldugunu da gosterdigi icin bana.
Tam 1 sene once bugun nerede ve kimlerle oldugumu cok iyi hatirliyorum. Kar yagiyordu kayisdagina... Gecen sene bugun oldugum yerden cok uzagim, yanimda olanlardansa daha da fazla...Sabit sandigim daglarin bulutlar gibi gectigini gordum ben..O yuzden ya her hayatima girene ve cikana tesekkur ederim butun varligimla..Onlar olmasa goremezdim kendimi aynada..
Yanık izi
Geçen gün, bir anda gözüm koluma takıldı. Kimsenin göremediği çok dikkatli bakınca belli olan yanık izime. İnce bir çizgi, bir ton daha koyu tenimden, adına yanık izi dedikleri...
Kolumu yaktığım güne gitti sonra aklım. Kafam çok güzel. "Acıktım" diyen birine yememk ısıtma çalışma çabamın sonucu "aahh" sesi. Bu kadar basit yandı işte kolum. Oysa o "acıktım" diyenden izimdi o. Sevmiştim o yüzden izi, aynı onu sevdiğim gibi... Yaramdı o benim, hatıramdı. Yüreğime iz bırakandı o, koluma bıraksa ne fark ederdi? İlk günleri ize bakıp gülümsüyordum. Aşk garip işte, tanıma mı gelir? Yaranı sevmekti aşk! Ondan kalan izi sevmekti aşk, yaksa da, yansan da...
Geçen gün, bir anda takıldı gözüm yanık izime. O günlerde düşündüklerim düştü aklıma, gülümsedim. "Ah, benim hala aşka inanan kafam!" dedim. Sonra fark ettim. Her seferinde aşkın a'sını ağzıma aldığımda yanıyordum. Bazen seviyordum bu yangını, kim bilir belki ısınıyordum. Sonra o yanık "aahh" dedirtince, anlıyordum, izi çıkacak bu aşkın! Unutturmayacak, hatırlatacak kendini. O an iki seçenek görünüyordu, belki de kaderin ne demek olduğunu en iyi hissettiğim zamanlardan biri. Ya bu yarayla yaşamaya karar verecektim, ya da sessizce benle aynı dili konuşanlardan su isteyecektim, dökmek için yangınıma. Tam o anda bir seçim yapmak, kaderden başka bir şey değildi de neydi? Belli belirsiz bir yanık iziyle mi yaşamak, yoksa herkesin göreceği bir yarayı ömür boyu mu taşımak?
"Ahh" sesimden sonra, su döktürdüm yarama. Çünkü yara, yaren olana yakışırdı. Çünkü ömürlük taşıyacağın yaraya, hesapsız kitapsız bir aşk lazımdıi. O an anladım; yaram yarim değildi!
Yanık izime takılınca gözüm, teşekkür ettim içimden yaktırana, sonra ona su dökene... İkisinden de ne çok şey öğrenmiştim. Şimdi belli bellirsiz duran bir iz var kolumda, adına yanık izi dedikleri ve biliyor yüreğim; yaram yarim değilmiş, yarimin adı başka...
Camdan kalp (çay severlere)
Yıllar yıllar önceydi… Lale devri çocuklarıydık biz. Zaman Tanzimat, dönem Osmanlı. Aşk ama yine her yerdeki gibi aynı. Küçük bir cam atolyesi ve ustası ben. Yüreğimdeki acının adı; aşk! Beni ona bağlayan neydi bilmiyorum?! Öyle garip ki; boyu posu, ince beli değildi beni ona vurduran, beni bana kırdıran bu sevdanın adı. Onu düşünmediğim tek saniye zulümdü bana. Onunla olmam imkansızdı, onla olmamak da ihtimal dışı… Olasılıksız bir aşktı bu. O sarayın gözde çiçeği, bense küçük cam atolyesinin ustası. Masalımdı o benim, yaşamam gereken hikayemdi. Kaderle ilgili ne düşünürsünüz bilmem de, bana göre tesadüf diye bir şey yoktur! Eğer biri bir yerde karşınıza çıkıyorsa ve çıkma ihtimali size göre yoksa, bu kader değildir de nedir? O benim yazılmış yazımdı… Alnımın yazısıydı. Biliyorum onu sevmek, boynumun borcu!
Onu gördüğüm o ilk an, nasıl unutulur o an? Padişahın fermanıyla bütün cam ustaları sarayda toplanmıştık. Padişah emrini açıklarken gördüm gözlerini… Sarayın camından parlayan bir güneşti sanki! Öyle güzeldi ki tarifi imkansız… Gözleri zindanım oldu, beni oraya mühürledi. Ona yaklaşmanın tek bir yolu vardı; padişahın fermanı! Uzak uzak yerlerden, doğudan Japonya denilen bir yerden gelmişti bize çay. Sevmiş, benimsemiştik. Sanki yıllardır aradığımız tattı bu. Öyle sıcaktı ki, sanki biz gibi, Türk gibi… ‘Demlenmek’ tabiri artık iki şey ifade ediyordu. Biri rakı, biri çay. Uzun lafa gerek yok! Padişahın fermanı demiştik. Ferman; çayı içmek için bir bardak! Bunu yapan usta, bundan sonra sarayın bütün cam işlerinden sorumlu olacaktı, yani saray mensubu! Ona ulaşmamın tek yoluydu bu…
Saraydan çıkınca demlenmek lazımdı. O ince beli bir saniyeliğine bile olsa akıldan çıkarmak lazımdı. Ey koca Yeditepeli İstanbul, Fatih bana bu aşkı ver diye mi fethetmişti seni? Dostlarla demlendikten sonra nara ata ata döndüm eve. Sokaklar, İstanbul duysun istiyordum içimdeki yangını. Duysunda çare olsun bana!
Günler geceler atölyede geçti sonra. Öyle bir bardak olmalıydı ki, beni ona daha da yaklaştırmalı. Öyle bir bardak olmalıydı ki, görür görmez ona aşkım anlaşılmalı… Neler yaptım, neler denedim bir bilseniz. Kalp şeklinde bardaklar mı yapmadım, rezil olma pahasına. Yaptığım hiçbir şey içime sinmiyordu. Bir gün gözümü kapattım. Karşımda o! Yakan bakışları ve ince beli! Tam karşımda uzansam tutacağım sanki ama elimi atmamla bir rüyadan uyanmam bir oldu. Hayali bile yetmişti beni benden almaya… İşimin başına geçtim. Sanki ona nefesim değsin diye, üfledim cama. İncelttim belini bardağın, koymadım kulp falan! Elini hafiften yaksın istedim bardağa dokunanın, benim yüreğimin yandığı gibi, ona aşkım gibi… İnce belinden sonra altını biraz geniş tuttum, böylece çay daha zor soğuyacak, sıcak kalacaktı. Kalbimin sıcak kalmasına itafen olacaktı bu. Yapmıştım. Onun gibiydi, aşkım gibiydi… İçine demlediğim çayı koyduğumda, o ilk yudum, çaya vuruluşum. Sanki ben çay, o ince belli bardak!
Bardakların teslim günü geldiğinde, içimde onu görecek olmanın
inanılmaz tarifiyle gittim saraya. Padişaha bütün ustaların yaptığı
bardaklarda sunuldu çaylar. Nedendir bilinmez, benimkini beğendi padişah. İçinde ‘aşk’ olduğunu görmüştü beklide, ama benim gözlerim görmüyordu ince bellimi. Artık saraylıydım bende, sarayın cam ustasıydım. Bundan böyle bütün Osmanlı tebasında, benim bardağımdan içilecekti çaylar…
inanılmaz tarifiyle gittim saraya. Padişaha bütün ustaların yaptığı
bardaklarda sunuldu çaylar. Nedendir bilinmez, benimkini beğendi padişah. İçinde ‘aşk’ olduğunu görmüştü beklide, ama benim gözlerim görmüyordu ince bellimi. Artık saraylıydım bende, sarayın cam ustasıydım. Bundan böyle bütün Osmanlı tebasında, benim bardağımdan içilecekti çaylar…
Saraya girişim, yüreğimin kırılışı olacakmış meğer. Başında da dedim ya kader diye, boşa değilmiş bir cama benzetmem yüreğimi… Benim ince bellim, sadrazamın oğluna yar olmuş. Onları gördüğüm an, elimde olan çay bardakları yer çekimine karşı koyamadı! Yürekte bardaklar gibi, camdandı artık…
**Not: Bildiğiniz üzere ince belli çay bardakları bizim kültürümüzün ilk akla gelenlerinden biridir. Çayla ilgili bir yazı yazmaya karar verdiğimde, bu ince belli çay bardakları nereden çıkmış, neden yapılmış diye araştırdım, ve ne yazık ki Tanzimat döneminde üretildiği dışında bir bilgiye ulaşamadım. Ben de ilk çay bardağının aşkla üretilmesini uygun gördüm :) Yukarıda okuduğunuz hikaye tamamen hayal gücümün ürünüdür, tarihi bilgileri şaşırtmak istemem :))
unut onu kalbim
Günlerdir düşünüyorum unutmak nasıl bir süreç? Birinden vazgeçmek ne kadar sancılıdır, ne zaman pes ettirir? Ne zaman tak ettirir cana onsuzluk, yalnızlık?
Ya da niye unutmak ister ki insan? Tam bu düşüncelerin ortasındayım günlerdir… Sordum kalbime, niye bu unutma isteği diye… ‘Boşa mı dinliyorsun sabahtan akşama unut onu kalbimi?’ dedi… Takılmış plaklar gibi şarkı içimde. Radyoda bitse tv de onda bitse içimde… Durmadan aynı melodi… Soruyorum ben de kendime ‘Nerdeyim ben şimdi?’ İşte sorunun cevabını alınca başlıyor unutma isteği… Düşünüyorum günlerdir, bundan önce nasıl unuttum diye… Enteresan ama benim aşklarım, sevgilerim hep bir anda bitmiş. Bir sabah uyandığımda sanki hayatımda hiç ‘O’ olmamış gibi… Bütün anılar sanki izlediğim bir film sahnesi gibi… Bana ait değil,benim değil.. İşte o sabah anlıyorum ki bende ki ‘O’ bitmiş! Şarkılardan devam edelim, aylardır bir ‘eksik’ dilimde…
‘Gecelerden uykum eksik
Yüzde tebessüm’
Neyi kim için erteliyorum ki? Bendeki eksik eminim dünyanın bir yerindeki bir kişide de eksik! Ben hala inanıyorum o ruh eşi zırvalıklarına… Aşka geçmemiş hevesim, geçmemiş inancım. Ben aşka hürmet edenlerdenim… O kadar değer veririm ki belki de o yüzdendir bir anda unutmalarım… Çünkü artık hürmete hürmet edilmez, işte bunu anlayınca o sabah gelir birden… Bir sabah uyanmışımdır her şey geçenlerde izlediğim bir film sahnesinden alıntıdır. ‘O’ artık hiç benim olmamıştır, mutluluklara uğurlarım ‘O’nu! Bir anda gelir o sabah bana…Artık unut onu kalbim demeye gerek kalmamıştır…İşte bu sabah o sabahtı…
Masal
Bir masal yazdım. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde diye başladım. Sonra zamanda kayboldum… Kayıp zamanlarda, geçmişle savaştım, ejderhaların alevlerinden kaçıp, cadıların verdiği elmaya yenik düştüm… bende yedim o yasak elmadan! Cennetten kopup elime düştü ‘aşk bu ya’ dedim ‘değmez mi kovulmaya?!’ Sonra alem değiştirdim, farklı masallara misafir oldum… Unuttum benim masalım nerdeydi,yolumu kaybettim…Karanlıklarda bir ışık aradım, tek isteğim geri dönmekti..kendimi kaybolmuşluğumda unuttum…bir ışık belirdi birden uzakta,çölde serap görenler gibi inanamadım önce varlığına..yaklaştım gerçekti..bana beni hatırlattı! Bir masal yazdım içinde bir tek ben yoktum…bir varmış bir yokmuş işte bende yok oldum!..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

