Terminaller, havaalanları, garlar hep soğuktu benim için. Soğuk belkide tatsız tuzsuz bir tanım. Buz gibiydiler. Soğuk gibi soyut bir kavram değil bu; gördüğün, katı, elini koyduğunda donduran somut bir kavram. Yani hissettirmeyen, yaşatan… Ben hiç sevmedim gitmeleri de kalmaları da. Hangisi daha zor saçmalığına gerek yok! Ayırıyorsa eğer seveni sevdiğinden, ‘gurbet’ denilen şey burnunun direğini sızlatıyorsa eğer, kalır mı geriye Haydarpaşa’nın güzelliğinden eser?
O benim esmerimdi, benimdi, bendi. Aşk tanımlanır mı hiç? Kimine göre delilik, kimine göre sonsuzluk… Bana göre aşkın tanımıydı o. Benim adımda o, anamda o, babamda o. Nefesim o, yemeğim o. Benim dinim o! Bir semazenin, bir Mevlevi’nin ‘benim dinim o’ demesi laf değildir. Mevlana Şems için demiş;
‘Ey Tebrizli Şems
Dinim aşktır benim
Senin yüzünü gördüm göreli
Benim dinim senin yüzünle övünür
Ey sevgili…’
Dininin o olması demek onda Allah’ı görmektir, sonsuzluğu bulmaktır.
Konya’da dergâhta çile çekerken tek dileğim aşk olmaktı… Bu upuzun bir yolculuktu. Ben yolculuğun sonunda ulaşacağım yeri düşünürken, görememiştim asıl amacın yok olmak olduğunu… Mevleviliğin eğitiminde çile vardır. Çile hücrelerinde kalırsın. Sanırsın ki ilk günlerde bir sen varsın orada. Sonra anlarsın ki O’da seninledir! Çilemin bittiği gün, semazen olmaya karar verdiğimde, dergâhtan çıkıp uzun uzun yürümüştüm Konya sokaklarında. Yol beni yeşil minarenin önüne getirmişti. Burası Mevlana’nın herkesi kucakladığı; ‘Ne olursan ol, yine gel.’ dediği yerdi. Pir’in huzurunda selam verip ellerimi açtığımda, onun suyu yüzü hürmetine diledim beni hep aşkta kılmasını. Çile bitmişti ama hayat koskoca bir öğretmendi. Aşkı yoklukta bulacağımı o öğretecekti…
Onu ilk görüşüm, semazenin niyaz duruşuydu. Dergâh semazen olma kararımdan sonra, beni İstanbul’a Galata Mevlevihanesi’ne göndermişti. Semada ilk siyah hırkanı çıkarıp niyaz vaziyeti alırsın. Burada can canı, insan insanı selamlar. Semazen semaya başlamaya hazırdır. Yani teslim olmaya… Galata’daki gösterimizden sonra, dua edip kapının önüne çıktığımda, onun gözlerini gördüm. Kapkaraydı! İçine girsen kaybolurcasına kara. Kör bir kuyu gözleri, kapkara! Kapıdan çıkınca, çekinmeden önümü kesti. ‘Semada başka yerdeydin, neredeydin?’ dedi. Öyle çocuktu ki, öyle güzeldi ki… ‘ Yok olmuştum!’ dedim. ‘Bende olmak istiyorum.’ dedi. Öyle cesurdu ki… ‘Zor.’ dedim. ‘Zor nedir?’ dedi. Öyle tatlı bir inattı ki… ‘Zor yoktur.’ dedim. ‘O zaman öğret!’ dedi. Öyle hevesliydi ki…
Bundan sonra semanın ikinci aşamasıydı. Yavaş yavaş kollarını açıp dönmeye başlamak, bir nevi teslimiyet hareketi. Ona âşık oluşum, semazenin teslimiyetiydi. ’Aşk öğrenmekmiş.’ dedi bir gün bana. ‘Eğer sadece bir kişi öğreniyorsa, o tek tarafın aşkıymış. Sende benimle öğreniyor musun?’ diye sordu. Susmuştum. Düşünmüştüm. ‘Aşk öğrenmek olduğu kadar yanmaktır da demiştim. ‘Ben pervanenin ateşe atlaması gibi, sende yanmayı öğreniyorum.’ O muzur, bir o kadar da masum gülümsemesiyle, kapkara gözlerinin içini parlatıp sarılmıştı boynuma. ‘Aşk seninle çok güzel.’ demişti.
Bir arada yaşama fikri başta rahatsız etse de, kendimi ‘evimiz’ için eşya seçerken bulmuştum. Neşesi, enerjisi öyle sonsuzdu ki, onun büyüsüyle büyüyordum sanki… Telefonumuzu bağlatınca, telesekreter kaydı yaptıralım diye tutturmuştu. Küçük çocuklar gibi telefonun başına geçmiş, simsiyah saçlarını geriye atmış; ‘Biz şu an evimizde değiliz, ama geri döndüğümüzde sizi muhakkak arayacağız.’ diyip kayıt tuşuna basmıştı. Masumiyeti, çocukluğu beni daha da döndürüyordu. Döndükçe o oluyordum. Döndükçe yok oluyordum!
Bir gün evin penceresinden Galata’nın manzarasına kendimizi kaptırmışken, ‘Şarap?’ diye sordu. ‘Ben içmem!’ dedim. ‘Putların yıkılması gerekir. Tabularda put gibidir.’ dedi. ‘İçmem!’ dedim. Bu ilk tartışma, semanın üçüncü aşamasının başlangıcıydı. Ney sesini duyup, yavaşlamak. Onunla tartışmalarımız, semazenin yavaşlamasıydı. ‘Kendini zehirlemeye neden bu kadar meraklısın?’ dedim. ‘Puroda nereden çıktı?’. ‘Aynı olsak, ne öğrenirdik?’ dedi. Başka bir günse, ‘Artık yanmak istemiyorsun!’ diyordu. En son bana; ‘Acıyor! Yanıyor! Kanıyor! Beni evime gönder.’ demişti. Onunla Haydarpaşa’ya vardığımızda, dayanamayıp ‘Gitme esmerim.’ dedim. ‘Sevgi kendinden vazgeçmektir, hoşça kal sevgili…’dedi. Sanki hayat orada bitmişti. Meğer çile sadece hücrede olmazmış, en büyük çileyi gönül hücren çekiyormuş…Ondan sonra geriye kalan kapkara bir sessizlik. O ev, bu şehir İstanbul, onsuz çekilmez olmuştu. Yaramı sarmaya yuvama, Konya’ya dönüş vakti gelmişti.
Haydarpaşa’da onu yolcu ettikten tam bir sene sonra, oradaydım yine. Buz gibiydi, dondururcasına soğuk! İçimi ısıtacak tek yer onun yanıydı. Galata’ya evimize gittim.
Sıra semanın son aşamasıydı. Semanın bitişi, semazenin siyah hırkasını geri giymesi… Karna giren garip sancılar vardır ya, durduramıyordum işte onları. İhtimal vermesem de, buzdolabında belki ilaç vardır diye kapağını açtım. Tek duran koca dolapta yeşil bir şişe. İçi kırmızı. Evet, o şarap! Buzdolabının kapağını hızlıca kapattım. Bu iş böyle olmayacaktı. Kendime gelmem lazımdı. Duşa girdim çıktım. Üstüme boxerımı giydim. Salona geçtim. Sehpanın üstünde bizi ayrılığa götüren farklarımız, onun purosu… ‘Putların yıkılması gerekir. Tabularda put gibidir.’ dedim kendime, o gece onun bana dediği gibi. Purosunu yaktım. İçtim, içtim… Sonra koşar adımlarla mutfağa geri döndüm. Dolabın kapağını açtım. Şişeyi ağzıma dayadığım gibi içtim, içtim… Çalan telefonu fark etmem vaktimi aldı. Salona döndüğümde, onun sesi! Duvarlarda yankılanan, yüreğime çarpan sesi! Tek hamleyle telefonu elime aldım. Evet ,bu telesekreter kaydında ki sesi. Sinirlendim onsuzluğa, belki ilk defa isyan ettim. Fırlattım telefonu. Arkasından kendimi de kanepenin üstüne yavaşça bıraktım. Gözlerimden akan yaşlara mani olamıyordum. Olmaya da niyetim yoktu zaten! Ölümünün birinci yılıydı! Tren kazası… ‘Beni evime gönder.’ demişti. Gerçekten de evine geri dönmüştü. Hal, semazenin siyah hırkasını geri giymesi hali… Siyah hırka toprağı temsil eder. Örtmüştü üstümüze kara toprağı. En son elim sehpanın üstündeki dergilere gitti. Öylece sayfaları çevirirken, altını çizdiği bir yer; ‘Sevdikleriniz nerede olurlarsa olsunlar aslında hep sizinledirler. Çünkü hep O’nunladırlar.’ Sema bitmeyen bir dönüştü artık! Hep benimleydi, hep O’nunlaydı. Ve aşk, yoklukta öğrenilirmiş, öğretmişti.

tüylerim ürperdi okurken.. eksik olma güzelim..
YanıtlaSilyukaridaki resim anonim mi yoksa yapan kisiyi biliyor musunuz?
YanıtlaSil