30 Temmuz 2012 Pazartesi

AYIŞIĞI


İnsanların kokusu vardır, bir de ayak sesleri. Başka mı? Renkleri, bilinmez! Gözleri, bilinmez! Karanlıktır hepsi, seçilmez. Ama kokuları öyle mi? En çok aşikar edendir silüetlerini. Bahsettiğim parfüm kokusu değil öyle olsa nasıl ayırt edebilirim aynı parfümü kullanan iki kişiyi? Parmak izlerimiz gibi kokularımız da özeldir. Kimi deniz kokar, görülmeyen mavilere manidar. Bu insanların bir ayağı eşiktedir. Gideceklerdir, bellidir. Denizin hasreti kokar öyleleri, bir yelkenli bulsalar arkalarına bakmadan terk edeceklerdir. Kimileri toprak gibi kokar. Güvenilir gelir bu koku. Bilindiktir, ne de olsa insanız, özümüz topraktan... Sadıktır bu insanlar. Ne yaparsan yap yanında olur, ölsen bile yine seni sarıp sarmalar. Kimisinin kokusu çiçek gibidir. Göz görmez renkleri ama bilir. Bu insanlar sonsuz renkteki çiçeğin kokusunu misafir eder teninde, ben onlara cennet kokulu derim öylece. İşte o yüzden hiç bilmediğini sandığın oysa hafızandan asla silinmeyen bir kokudur onların ki... Kimisi tatlı kokar, kimisi ekşi, ama herkesin kokusu kendine özeldir. Hafızayla koku beyinde aynı yeri paylaştığından olsa gerek, kokularını unuttuklarını hafızan siler yavaş yavaş. Kokusunu unuttuğun yok olur hatıralarından. Bir de ayak sesleri... Herkesin ki farklıdır kimi aceleci, kimi yavaş... Kulaklarım ayırt eder böylece, kimin geldiğini. Karanlık dünyamı bunlar aydınlatır. Beş duyudan biri eksilince, diğer dördü yardıma koyulur. Gözlerim görmez benim, körüm ben! Burkulmasın yürekleriniz, siz gördüğünü sananlardan daha çok şeyi görürüm! Siz bakarken görmeyenler, asıl ben üzülmekteyim bu halinize...
Beethoven yavaş yavaş kaybederken kulaklarını, ağır bir depresyona girer. En son bir otel odasında intihar etmeye karar verir. Otelde tanıştığı kör bir genç kız ay ışığının parladığı bir gece, "Ayın ışıldadığı bir geceyi görebilmek için her şeyimi verirdim." diyene kadar düşünmektedir nasıl intihar edeceğini... O anda vazgeçer, ölmekten. Duymakta git gide zorlanan kulakları olsa da görebilmektedir ay ışığını, denize yansımasını, yakamozları... Ve yukarıda dinlediğiniz Ayışığı Sonatı'nı(Moonlight Sonata) besteler. Yıllar sonra işitme duyusunu tamamen kaybettiğinde, işitmesi gereken bir şey de kalmamıştır geriye. Çünkü artık notalar içindedir, müzik ruhundan gelmektedir. Kariyerinin en başarılı eserlerinden olan 9. Senfoni'yi tamamen sağır olduğunda yapmasının sebebi bu mucizedir. 
Ben kimmiyim? Size karanlık dünyadan, yüzyıllar öncesinden seslenen kör bir genç kızım sadece. Ayın ışıldadığı tek bir geceyi görebilmek için her şeyini verecek bir körüm! Bilin istedim renkler de içimiz de, müzik de ve yapamadığınızı düşündüğünüz, size engel olan ne varsa hepsini yenme kuvveti ruhunuzun en diplerinde... Ayışığını görüyür musunuz? O zaman bunca sitem, memnuniyetsizlik ne diye?...

26 Temmuz 2012 Perşembe

KISSADAN HİSSE :)



En güzeli ne biliyor musunuz? Yaşadığım her andan zevk alıyorum... Mutlu olmak o kadar benimle, o kadar bana bağlı ki, bunu bilince üzmüyorum kendimi. Hücrelerime kadar mutluyum... Hücrelerime kadar sevgi doluyum. İnanın hayat böyle çok güzel... Bırakın dertleri kederleri, uzaktan bakın kendinize, dertlerinize... Bir dağın tepesinden bakınca öyle değersiz ki onlar ve bir dağın tepesinden her şey nokta gibi görünür sadece. Şimdi bağıra bağıra söyleyin kendinize; 
"ÇOK MUTLUYUM VE HER ŞEYİ SEVİYORUM!" 
Sevgiyle kalın :)

1-2-3 TIP

Bugün sizlerle çok sevdiğim bir arkadaşımın yazısını paylaşmak istiyorum. Kelimeleri, cümlelerin ahengi ve o derin anlamı beni gerçekten çok etkiledi. Uzun zamandır okuduğum en güzel yazıydı. Ve böyle güzel şeylerin paylaşılması gerektiğine inandığım için Tuğberk'den izni alır almaz sizlerle paylaşmak istedim.Yüreğine, kalemine sağlık arkadaşım... Haydi buyrun, sizde hayran olun :)







Saat sıfır bir;

Kalem söylemek istediklerini bilir..

Okumaya ilk başladığımda aslında sevmemiştim ne yalan söyleyeyim.. 
Zor iş dedim, yazmak büyük işi,ben hiç büyümeyecektim..

Sonra sonra okudukça anladım; okuduğum her harfte seni aradığımı.. Elif gibi dik duruyordun, ben l sanıyordum..
Vav gibiydin bazı bazı, neden böyle saklanıyor, eğiliyor bükülüyor diye düşündüm.. İnsan vav şeklinde doğarmış oysa bir ara doğrulunca kendini Elif sanırmış.. Mim oldun şimdi yoksun.. 

Okuduğum her kitapta senden izler bulmaya başladığım zamanlar kafayı yememle hemen hemen aynı döneme denk gelir ki, bundan haberin de vardı. Uzaktan maktulünü izleyen soğuk kanlı bir katil gibi izliyordun beni..

Kütüphanelerde aradım seni ilk başta, kitap koklar gibi seviyordum ya seni işte, aldığım her kitap okuduğum her sayfa bir kupon gibiydi seni armağan edecek.. 

Saat sıfır iki;

Artık hiç bir kelime seni tarif edemiyor ki..

Okuduklarımda seni bulamayınca kendim yazmalıyım dedim, kendi kafamdaki seni, bembeyaz sayfalara döktüm..
Tenin gibi bembeyaz, Senin gibi bembeyaz.. Sana benzesin istedim sonra yaktım hepsini.. Aşkının ateşi hala sıcakken fazla uzağa gidemez diye düşündüm, öyle ya hep öyle bildik filmlerden.. 

Siyah-beyaz bir fotograf karesi canlanan gözümde, her gülüşünü kaydettiğim bir kitabın kapağı.. ismini Matiz koyacaktım, belki Kül hece.. Küllerinden doğarsın diye, kül oldu kitap oysa sen doğduğunda kar varmış Ekim ayında.. 

Saat sıfır üç;

Seni bir kitapta toplamak çok güç..

Tuğ
22 07 2012
03:03

24 Temmuz 2012 Salı

Çocuğum...


 Mayısın ilk günleri. Yağmur, güneş, yeşil. Boğaz'dan geçmesi beklenen bir gemi. Deniz, ışıltı, mavi. Koyuldum belgelerini hazırlamaya. Eta, Sp1. Bir de ne göreyim? Bomba, füze,patlayıcı. Nereye mi gidiyor bu gemi? Açlık, savaş, Afrika. Geminin adresi; Sudan! 

 Bir yumru oturdu boğazıma, kalbime ise bir taş. Elim değdi savaşa, kan bulandı avuçlarıma! Bütün belgeleri, izinleri tamam. Gemi Ukrayna'dan almış yüklerini, Sudan'a doğru gitmekte, taşımakta savaşın bütün yok edicilerini. Kendime gelemedim bir kaç gün. Oysa savaş ne de tanıdık bir kelime bizlere. Biz değil miydik, doğuda her gün kanayan bir yarayla büyüyen? İlkokula ya gidiyorum, ya gitmiyorum. Bir rüya düştü uykunun en karasına. Evimizi basıyor teröristler, kurtulmak için can çekişiyorum, kabusumda. Öyle bir kabus ki bu, geçmiş aradan neredeyse yirmi yıl, ilk geceki gibi hafızamda. Her akşam izlenen o haberler de, daha da açıldı kanayan yara. Bizler, en batısındaki de bu toprakların, benim gibi en ortalarında, ya da savaşın tam içinde en doğusunda olanlar, hiç fark etmeden hepimiz büyüdük savaşla... Kimimizin kabuslarına girdi, kimimiz yaşadı acıya acıya. Biz, savaşın çocukları olduk, ansızın, bir anda. Savaşın çocuğu olmamıza rağmen kanıma dokundu, Sudan'a giden o bombalar. Dünya'da savaşın olduğunu, bombaların patladığını, şehre kan kokusunun hakim olduğunu fark ettim yana yana. Elim değdi savaşa. Her pası, kiri götürüyor da su, kalpten nasıl arındırırdı bu kiri, bu pası? Yıkanmak bu sefer fayda etmedi... Gemi geçeceği süre boyunca, işimiz olmasına rağmen aksilikler çıkması, geçememesi için dua ettim. Tek elimden gelendi bu. Çaresizlik, hüzün. Ardından merak ettim Sudan'ı, orada yaşayan insanları. Ne yer, ne içerler demek öyle zor ki, orası işin bambaşka bir yarası... 
Sudan'la ilgili resimlere bakarken bu kız çocuğu düştü ekranıma. Bir resim olmaktan öteye geçti hayatımda. Onun gözlerini gördüğüm anda, farklılalıştı her şey. O günden beri telefonumun resmi, her elim gittiğinde telefona ilk gördüğüm onun gözleri. Bir parçam ondaymış gibi o gözleri gördüğümden beri... Bakışları öyle derin, öyle sıcak, öyle masum ve öyle muzip ki... Oysa o savaşın ortasında bir kız çocuğu, gülümsemeyi hem de gözlerinin her katresiyle gülümsemeyi öğrenen savaşın ortasındaki kız çocuğu. Telefonumun ekranında onu gören herkes anlam veremeyen gözlerle bana bakıyor. "Çocuğum." diyorum bende. Geçen gün babamla konuşurken; "Anne- babalar çocuklarından öğrenirmiş, şimdi bizim sizden öğrenme zamanımız." dedi. Bu sözler babamın güzel yüreğinin sözleri ve benim bu kız çocuğu için çocuğum dememin sebebi. Ben onun gözlerinden güzel bir dünyanın olabileceğini öğrendim. Savaşın tam ortasında barış bakan gözlerini gördüğümde, barışa bizi içimizdeki sevginin götüreceğini öğrendim. Onun bakışlarından, en kötü durumlarda bile gülümsenerek yaşanacak bir hayat olduğunu, hayata o muzip gözlerle bakmanın en büyük şükür olduğunu öğrendim. Ve bana, hiç tanımadığım, tanıma ihtimalimin bile yüzdelere dahi girmeyeceği bir insanı, sadece gözlerini görüp çok sevebileceğimi öğretti... Onu sevdim, benim kızım oldu, bakışlarıyla beni büyütmeye devam eden çocuğum oldu o benim. 
Temmuz ayının son günleri. Sıcak, güneş, oruç. Üç aydır gözlerine baktığım bir çocuk. Muzip, masum, derin. Kim bilir onun adı neydi? Ayşe, Fatima ya da hiç bilmediğim. Öğretmenim oldu o benim. Savaşa inat barış, karşılıksız sevgi. Geminin adresi, Sudan'dı, o yok etmek için taşırken bombaları, beni Yaratıcı'nın güzeller güzeli bir parçasıyla tanıştırdı. Belki de bu alem puzzle'ında yanımda duran parçamdı, ruhum onunki ile bütünleşti ve az da olsa birlikte birleşmenin mutluluğuna nail oldu... Sizde bakın o gözlere, bir yerler de bir şeyler değecek yüreğinize...

20 Temmuz 2012 Cuma

Birini sevmek, hem de çok sevmek...

O benim küçük arkadaşım, kıymetlim, boncuğum... Evrim, kuzenimin kızı. Abd'de kaldığım süre boyunca evlerinin kapılarını bana açtılar. Hem ev ortamını aramadan vakit geçirdim, hem de bana en kıymetli arkadaşlarımdan birini armağan ettiler... Birini sevmek, çok sevmek için kan bağı ne kadar gereklidir, bilmiyorum. Evrim'le aramızda kan bağı olsa da olmasa da etkiler miydi aramızdaki ilişkiyi onu da bilmiyorum. Çünkü bizim aramızda gönül bağı var... Halatlarla sımsıkı bağlamışız kalplerimizi birbirine. Dün kavuşunca birbirimize, ikimizin de sevinci ortaktı, sevgilerimizin ortak oluşu gibi... Ardından başladık tatlı tatlı sohbet etmeye... Bu küçük kız, bedeninin tam aksine koskocaman bir yürek taşıdığı için çok etkiliyor beni... Boyundan büyük lafları, sözleri... "Çok zengin olmak istiyorum." dedi. Gülümsedim,nedenini sordum. "Çünkü çok yardım etmek istiyorum." dedi. Yani anlayacağınız ne evleri, ne arabası, ne alışverişleri içindi bu isteği, onun tek isteği çok yardım edebilmekti... Gözlerinde o herkese, her şeye sevgiyle bakabilen ışıltılara hayran kalmamak elde değil... Evrim, 8 yaşında, biz arkadaş olduğumuzda 5 yaşındaydı ve birlikte yemek yerken bir anda bir soru sormuştu; "Ya öteki tarafta seni bulamazsam?"  5 yaşındaki bir çocuğun öteki tarafla ilgili bilgisinin, bizim bildiğimizle aynı olduğunu kuzenimden öğrendikten sonra; "Eğer bulamazsak, Allah'ım bana Evrim'i göster, derim, O'da seni karşıma çıkarır." demiştim. "Ya unutursan? Bende desem, seni de çıkarır mı?" diye sormuştu. Cevabım evet olmuştu. Sonradan düşününce fark ettim. Eskiden anneannelerimizin, babaannelerimizin "ahretlik" dediği, güzeller güzeli bir kavram vardı, şimdi pek kullanılmamakta. Ahretlik, ahirette de bir arada olmayı anlatan bir kelime, kopmayan bir gönül bağı, dostluğu sonsuzluğa taşıyan bir söz... Anladım ki, ben o sözü küçük arkadaşıma vermişim, ahretliğim olmuş o benim :)
Birini sevmek, hem de çok sevmek onun içindeki mucizeyi görmekten gelir belkide... Ona her bakışımda hayran kalışım bundan olsa gerek...

Hoşgeldin...


19 Temmuz 2012 Perşembe

Ve maystro...


Müziğin ruhumuzda bir yeri olduğuna inanıyorum ben. Ruh, benim için sonsuz renk ve sonsuz notadan oluşuyor. Cıvıl cıvıl muhteşem bir görsel şölen, en azından böyle hayal etmek ruhuma hoş geliyor :) İşte ondan ayırt etmeden dinlerim bir çok parçayı. Türküde severim, türk sanat müziği de, pop a da bayılırım, arabeske de. caz olmazsa olmazım, klasik müzik vazgeçilmezim... müziğin dilinin, sınırlarının olmadığını düşünüyorum o yüzden. bir şarkı da hiç anlamasakta kederlenebiliyor ya da eğlenebiliyorsak işte o ruha temas eden bir an oluyor. Uzatmayım daha fazla sözü, aslında tek dileğim bu muhteşem adamı paylaşmaktı. Andre Rieu'nun paylaştığım videosu haricinde, kesinlikle canlı performanslarını da izlemenizi tavsiye ederim. Müzik ruhun gıdasıdır, dilerim siz de beğenirsiniz :) Sevgiyle kalın...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

TURNAM

Bütün bu yazacaklarım bir kitaptan gelmekte, her birimiz gibi... Levh-i Mahfuz değil miydi kitabın ismi, yazılmamış mı her birimizin hikayesi? Allah'ın isimlerinden biri Halik; yoktan var eden yaratıcılığının ismi. Ondan beri yarattığımızı zannettiğimiz her şey, onun ilhamıyla gelmekte, onun ismine misafir. Nazan Bekiroğlu'nun "İsimle ateş arasında" kitabını bitirdim dün. Benim yazacaklarımın esin kaynağı da bu kitap. Sözün sonunda, "Ben uydurdum bunca sözü." demiş ama üniversitede yaratıcı yazarlık dersi aldığım sevgili hocam Mario Levi'nin sözü geldi aklıma. Bir İtalyan sözü olduğunu söylemişti, kelimeleri birebir hatırlamasam da özet olarak, uydurduğunuz daha iyiyse gerçeğin yerini alabilir gibi bir kapıya çıkıyordu. Nazan Bekiroğlu öyle güzel söylemiş ki olmayanları, inanmak istedim sadece... Beni yüreğimden vuran kısa bir hikaye geçiyordu romanda, çoğu türkümüzün konuğu turnalar bu sefer Nazan Bekiroğlu'nun kalemine konmuştu. Onun o büyüleyici sözleriyle, direk kitaptan alarak paylaşıyorum sizlerle hikayeyi;



"Efsane de olsa bütün aşklar gibi başladı hikâye. Onun da başlangıcı ve büyümesi vardı. sadece bitişi bir efsane doğuracak kadar başkaydı.

Önce bütün aşkla benzer bir aşkla sevdiler birbirlerini. Sonra, kentin tarihçesinde benzeri görülmemiş bir düğünün gecesinde, arada aşk olan bütün damatlar ve gelinler kadar yalnız kaldılar.

Gelinin saçlarının üzerine gümüş teller takılıydı. Damadın ise sırtında parlak ve sırmalı bir cepken, başında süslü bir başlık vardı. Bir hayli yakışıklı, bir o kadar nazlıydı. Güzelliği görünsün bilinsin istedi. Gelinin aynasında görüntü vermek istedi. Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su parıltısı bir gerdanlığı taktı gelinin boynuna. Sana senin değerin kadar yüz görümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helâl olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrüm boyunca tek eş olmak isterdim dedi. Kalbinde tek başına hüküm sürmek isterdim. Başka bir şey istemezdim.

Süslü elbiseleri olan yakışıklı ve nazlı damat, işte dedi, şu boynunda takılı duran gerdanlık, şu gece ve şu duvarlar tanık olsun ki: söz olsun.

Geleceğe dair sonsuz teminat taşıyan ve kendisine birden fazla tanık tutulmuş olan sözün gücüyle öyle bir gece indi ki yakışıklı damadın koynunda uyuyan gelinin üzerine sanki ay doğdu hanesine.

Fakat sözün mukaddesliği söylediği ile sınırlı mı? Zaten hangi sözün menzile ulaştırdığı, taşıması için sırtına yüklenen manaymış ki?

Zaman gelici ve geçiciydi. Dilin kemiği gibi söz söyleyicinin de sözüne güven yoktu. Çünkü kendi lisanının mecrasında değişmek sözüyle aynı imlâ üzere yazılan kalp, değişip duruyordu. Çünkü kalp az vefalı, çabuk unutucu ve bıkıcıydı. Heves insan mahsus bir sıfattı. Ve yakışıklı ve süslü damadın genç erkek kalbinde heves vardı. Güzelliğim bir kez daha onaylansın, dedi, görüntüsünü boy düşüreceği yeni bir ayna istedi. Bir sabah vakti ravîlerin rivayetlerine bakılırsa bir benzerini kentin tarihçesinde yine kimselerin görmediği yeni bir düğünle yeni bir gelini daha eve getirdi.

Yeni gelin eski gelin oldu.

Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zannınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu? Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bu günle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu.

O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, be bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem böyle dedi.

Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesi sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı.

Ama: Ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi.
Doğrusunu Allah bilirdi.

Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk.

“Yer taşımazsa seni gel o zaman göklerime!” denildi.

Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan ve kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş da kesilmedi. Ama o günde, o saatte ve orada bir turnaya dönüşüverdi.

O gün bu gün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakate tanık tutulmuş bir yüz görümlüğünün yerine, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke.

O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflâh olmaz.

O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp ta ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez.

O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!"

Tek eşli, sadakatin simgesi olan turnalar öyle çok etkiledi ki beni, başladım araştırmaya. Ardından Japon kültüründe de turnaların özel bir yerinin olduğunu öğrendim. Eğer tarlalarının üstünden geçerse bu kuşlar, ekinlere bolluk ve bereket getirildiğine inanılırmış, ve eğer yaparsanız kağıttan 1000 turna dileğiniz gerçek olurmuş. II. Dünya Savaş'ı sırasında Hiroşima'ya atılan atom bombasının yaydığı radyasyon sonucu hayatını kaybeden Sadako'nun hikayesini de turnalar sayesinde öğrendim, böylece. Hastanede yatarken, turnalar yapmaya başlayan bu küçük çocuk 644. turnada hayata gözlerini yumar...Bunun üzerine arkadaşları eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla beraber mezarına koyar. O günden itibaren turnalar barışın ve nükleer silahsızlanmanın da simgesi haline gelir. 
1000 turna, her biri dileğinizin gerçekleşmesi için uğraşıyor çırpamadıkları kağıttan kanatlarıyla. Bir dilek tutun, sizin ömrünüz 1000 turna yapmaya yetecek kadar çoksa bir dilek tutun ve aldığınız nefesin mucizesine tanık olun. Yaşayabilmenin ne güzel bir dilek olduğunu fark etmemiz gerekiyor belkide. Bundan öte, bundan güzel dilek mi var? Savaşın, yıkımların olduğu bir dünyada küçücük kız çocukları yumarken gözlerini hayata, aldığımız nefes en kıymetli dileğimiz olmuyor mu? Hiroşima demişken, Nazım Hikmet'in o muhteşem şiirini paylaşmasam olmazdı;

"Kapıları çalan benim 
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.



Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.



Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.



Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.



Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler."



Belki turnalar duyar bu şiiri, her yere götürdükleri gibi haberi, savaşın olmadığını dilediğimiz bir dünyaya da götürür. Belki telli turnam duyar sesimi...


"Telli turnam selam götür sevdiğimin diyarına..." Sevdiklerimizin diyarına, barışa, güvene, sadakate, aşka, dileklere selam olsun...












17 Temmuz 2012 Salı

...İNCİNME...

İki gündür içimde kırgınlıklar, incinmişlikler, incitmelerimizle ilgili sözler devir edip durmakta. Yunus Emre'nin o güzel sözü; "İncinme, incinsen de sen incitme!" Kenan Rifai'nin; "Tasavvuf; incinmemek ve incitmemektir." sözü... Bir de Cemalnur Sargut'un o güzel yüreğinden çıkan; "Yapılan her şeyin Hak'tan olduğunu bilirsen kime incinecek ve kimi inciteceksin?" sözleri... 
Kendi hayatıma baktığımda bu sözler içinden daha kolay geleni; "incitmemek" oldu... Kalp kırmaktan, kötü konuşmaktan, kötü düşünmekten kaçındım çoğu zaman... Kendimce doğrularım vardı ve bunların etrafında incitmemek için çaba harcadım... Tek bir insana değil, bütün insanlara güleryüzlü olmayı, herkes için iyi düşünmeyi, önyargıyla yaklaşmamayı, ilişkilerimi güven üstüne kurmaya önem verdim... Bir kalpte isteyerek açmak istemedim hiç yara... İncitmemek özen gösterdiğimizde çoğumuzun yapabileceği bir şeydir aslında, peki ya "incinmemek"? 
Bana kalırsa, incinmemek daha zordur... İnsan oğlunu ve insan kızının hamurunu kararken Yaratıcı, eklemiş biraz da hassasiyet... O içimizde ki bir tutam hassasiyet hem bizi insan yapan, meleklerden üstün olmaya yarayan tarafımız için gerekliymiş, hem de en büyük sınavlardan biri için... İncinmemeyi başarabiliyor musun sınavı! Öyle kolay yara alıyor, öyle kolay hayal kırıklıkları yaşıyoruz, öyle kolay inciniyoruz ki... Kendi hayatım da, bakınca olayların perde arkasına beni aslında benden başka kimsenin hayal kırıklığına uğratmadığını, benden başka kimsenin incitmediğini fark ettim. Karşımdaki insana o değeri veren bendim, tepelere çıkaran da, o benim beklentilerimin dışında bir şey yapınca uğradığım hayal kırıklığı ondan değil, kendimdendi... Emin olun, etrafınızı değil, kendinizde gördüğünüzde olayların yansımasını affetmek de daha kolay oluyor her şeyi... Ve affetmenin verdiği o muazzam his, gönle ışık veriyor sadece... Bir de daha da ötesi, daha da güzeli var. Affetmeye gerek kalmaması, yani incinmemek! Eğer bir Yaratıcı'ya inanıyorsanız ve hayattaki hiç bir şeyin onun izni dışında gerçekleşmeyeceğini de inancınız tamsa nasıl kırılabiliyor, nasıl incinebiliyorsunuz? Cemalnur Sargut'un çok güzel bir sözü var; "Allah'a mı incineceğim?" diye soruyor. Yaşıyorsanız bir kırgınlık sorun kendinize; "Allah'a mı inceneceğim?" diye... Lütüf da sultandan, keder de o zaman incinmek ne diye? Hayat bir rüya, bunca manayı yüklemek ne diye?


9 Temmuz 2012 Pazartesi

Ben senden önce ölmek isterim

Nazım Hikmet'e olan hayranlığım, aile üyelerim ve yakın dostlarım tarafından bilindik bir durumdur. Hepsi bilir ki, Cansu demek içinde biraz Nazım, biraz Piraye ile yaşamak demektir. Bir çok şiiri ezberimde yer eder.  Piraye'yi hem kıskanacak hem de hayran kalacak kadar çok severim Nazım'ı... Sizlerle en sevdiğim Nazım şiirini paylaşmak istedim bugün. 
Sene 1945, Bursa cezaevine Nazım'ın beklediği mektup gelir, mektup kalbinin kızıl saçlı bacısı Piraye'dendir. Nazım öyle beğenir ki Piraye'nin yazdıklarını, mektubu şiirleştirir ve şiirin de altına ikisinin adıyla imza atar, karıcığının emeğini yok saymaz.

Dilerim sizin de yüreğinizde güzel bir yer bırakır bu şiir;


Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
                    içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
                    ki içinde beni görebilesin...
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
                        senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
                                     yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
                    biri sen
                    biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
                                bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bu günlerde?
İçimden bir şey :
                  belki diyor.
 

                                                                18 Şubat 1945
                                                                Piraye Nâzım Hikmet