24 Temmuz 2012 Salı

Çocuğum...


 Mayısın ilk günleri. Yağmur, güneş, yeşil. Boğaz'dan geçmesi beklenen bir gemi. Deniz, ışıltı, mavi. Koyuldum belgelerini hazırlamaya. Eta, Sp1. Bir de ne göreyim? Bomba, füze,patlayıcı. Nereye mi gidiyor bu gemi? Açlık, savaş, Afrika. Geminin adresi; Sudan! 

 Bir yumru oturdu boğazıma, kalbime ise bir taş. Elim değdi savaşa, kan bulandı avuçlarıma! Bütün belgeleri, izinleri tamam. Gemi Ukrayna'dan almış yüklerini, Sudan'a doğru gitmekte, taşımakta savaşın bütün yok edicilerini. Kendime gelemedim bir kaç gün. Oysa savaş ne de tanıdık bir kelime bizlere. Biz değil miydik, doğuda her gün kanayan bir yarayla büyüyen? İlkokula ya gidiyorum, ya gitmiyorum. Bir rüya düştü uykunun en karasına. Evimizi basıyor teröristler, kurtulmak için can çekişiyorum, kabusumda. Öyle bir kabus ki bu, geçmiş aradan neredeyse yirmi yıl, ilk geceki gibi hafızamda. Her akşam izlenen o haberler de, daha da açıldı kanayan yara. Bizler, en batısındaki de bu toprakların, benim gibi en ortalarında, ya da savaşın tam içinde en doğusunda olanlar, hiç fark etmeden hepimiz büyüdük savaşla... Kimimizin kabuslarına girdi, kimimiz yaşadı acıya acıya. Biz, savaşın çocukları olduk, ansızın, bir anda. Savaşın çocuğu olmamıza rağmen kanıma dokundu, Sudan'a giden o bombalar. Dünya'da savaşın olduğunu, bombaların patladığını, şehre kan kokusunun hakim olduğunu fark ettim yana yana. Elim değdi savaşa. Her pası, kiri götürüyor da su, kalpten nasıl arındırırdı bu kiri, bu pası? Yıkanmak bu sefer fayda etmedi... Gemi geçeceği süre boyunca, işimiz olmasına rağmen aksilikler çıkması, geçememesi için dua ettim. Tek elimden gelendi bu. Çaresizlik, hüzün. Ardından merak ettim Sudan'ı, orada yaşayan insanları. Ne yer, ne içerler demek öyle zor ki, orası işin bambaşka bir yarası... 
Sudan'la ilgili resimlere bakarken bu kız çocuğu düştü ekranıma. Bir resim olmaktan öteye geçti hayatımda. Onun gözlerini gördüğüm anda, farklılalıştı her şey. O günden beri telefonumun resmi, her elim gittiğinde telefona ilk gördüğüm onun gözleri. Bir parçam ondaymış gibi o gözleri gördüğümden beri... Bakışları öyle derin, öyle sıcak, öyle masum ve öyle muzip ki... Oysa o savaşın ortasında bir kız çocuğu, gülümsemeyi hem de gözlerinin her katresiyle gülümsemeyi öğrenen savaşın ortasındaki kız çocuğu. Telefonumun ekranında onu gören herkes anlam veremeyen gözlerle bana bakıyor. "Çocuğum." diyorum bende. Geçen gün babamla konuşurken; "Anne- babalar çocuklarından öğrenirmiş, şimdi bizim sizden öğrenme zamanımız." dedi. Bu sözler babamın güzel yüreğinin sözleri ve benim bu kız çocuğu için çocuğum dememin sebebi. Ben onun gözlerinden güzel bir dünyanın olabileceğini öğrendim. Savaşın tam ortasında barış bakan gözlerini gördüğümde, barışa bizi içimizdeki sevginin götüreceğini öğrendim. Onun bakışlarından, en kötü durumlarda bile gülümsenerek yaşanacak bir hayat olduğunu, hayata o muzip gözlerle bakmanın en büyük şükür olduğunu öğrendim. Ve bana, hiç tanımadığım, tanıma ihtimalimin bile yüzdelere dahi girmeyeceği bir insanı, sadece gözlerini görüp çok sevebileceğimi öğretti... Onu sevdim, benim kızım oldu, bakışlarıyla beni büyütmeye devam eden çocuğum oldu o benim. 
Temmuz ayının son günleri. Sıcak, güneş, oruç. Üç aydır gözlerine baktığım bir çocuk. Muzip, masum, derin. Kim bilir onun adı neydi? Ayşe, Fatima ya da hiç bilmediğim. Öğretmenim oldu o benim. Savaşa inat barış, karşılıksız sevgi. Geminin adresi, Sudan'dı, o yok etmek için taşırken bombaları, beni Yaratıcı'nın güzeller güzeli bir parçasıyla tanıştırdı. Belki de bu alem puzzle'ında yanımda duran parçamdı, ruhum onunki ile bütünleşti ve az da olsa birlikte birleşmenin mutluluğuna nail oldu... Sizde bakın o gözlere, bir yerler de bir şeyler değecek yüreğinize...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder