"Efsane de olsa bütün aşklar gibi başladı hikâye. Onun da başlangıcı ve büyümesi vardı. sadece bitişi bir efsane doğuracak kadar başkaydı.
Önce bütün aşkla benzer bir aşkla sevdiler birbirlerini. Sonra, kentin tarihçesinde benzeri görülmemiş bir düğünün gecesinde, arada aşk olan bütün damatlar ve gelinler kadar yalnız kaldılar.
Gelinin saçlarının üzerine gümüş teller takılıydı. Damadın ise sırtında parlak ve sırmalı bir cepken, başında süslü bir başlık vardı. Bir hayli yakışıklı, bir o kadar nazlıydı. Güzelliği görünsün bilinsin istedi. Gelinin aynasında görüntü vermek istedi. Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su parıltısı bir gerdanlığı taktı gelinin boynuna. Sana senin değerin kadar yüz görümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helâl olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrüm boyunca tek eş olmak isterdim dedi. Kalbinde tek başına hüküm sürmek isterdim. Başka bir şey istemezdim.
Süslü elbiseleri olan yakışıklı ve nazlı damat, işte dedi, şu boynunda takılı duran gerdanlık, şu gece ve şu duvarlar tanık olsun ki: söz olsun.
Geleceğe dair sonsuz teminat taşıyan ve kendisine birden fazla tanık tutulmuş olan sözün gücüyle öyle bir gece indi ki yakışıklı damadın koynunda uyuyan gelinin üzerine sanki ay doğdu hanesine.
Fakat sözün mukaddesliği söylediği ile sınırlı mı? Zaten hangi sözün menzile ulaştırdığı, taşıması için sırtına yüklenen manaymış ki?
Zaman gelici ve geçiciydi. Dilin kemiği gibi söz söyleyicinin de sözüne güven yoktu. Çünkü kendi lisanının mecrasında değişmek sözüyle aynı imlâ üzere yazılan kalp, değişip duruyordu. Çünkü kalp az vefalı, çabuk unutucu ve bıkıcıydı. Heves insan mahsus bir sıfattı. Ve yakışıklı ve süslü damadın genç erkek kalbinde heves vardı. Güzelliğim bir kez daha onaylansın, dedi, görüntüsünü boy düşüreceği yeni bir ayna istedi. Bir sabah vakti ravîlerin rivayetlerine bakılırsa bir benzerini kentin tarihçesinde yine kimselerin görmediği yeni bir düğünle yeni bir gelini daha eve getirdi.
Yeni gelin eski gelin oldu.
Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zannınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu? Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bu günle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu.
O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, be bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem böyle dedi.
Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesi sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı.
Ama: Ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi.
Doğrusunu Allah bilirdi.
Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk.
“Yer taşımazsa seni gel o zaman göklerime!” denildi.
Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan ve kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş da kesilmedi. Ama o günde, o saatte ve orada bir turnaya dönüşüverdi.
O gün bu gün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakate tanık tutulmuş bir yüz görümlüğünün yerine, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke.
O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflâh olmaz.
O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp ta ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez.
O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!"
Önce bütün aşkla benzer bir aşkla sevdiler birbirlerini. Sonra, kentin tarihçesinde benzeri görülmemiş bir düğünün gecesinde, arada aşk olan bütün damatlar ve gelinler kadar yalnız kaldılar.
Gelinin saçlarının üzerine gümüş teller takılıydı. Damadın ise sırtında parlak ve sırmalı bir cepken, başında süslü bir başlık vardı. Bir hayli yakışıklı, bir o kadar nazlıydı. Güzelliği görünsün bilinsin istedi. Gelinin aynasında görüntü vermek istedi. Kentin en usta kuyumcularına yaptırdığı su parıltısı bir gerdanlığı taktı gelinin boynuna. Sana senin değerin kadar yüz görümlüğü takacak varlığım yok benim, dedi. De bana, dileseydin benden ne dilerdin? Telli gelin, boynunda kendisine helâl olanın armağanı gerdanlığın ürpertisi, ben kadınım, dedi, sana ömrüm boyunca tek eş olmak isterdim dedi. Kalbinde tek başına hüküm sürmek isterdim. Başka bir şey istemezdim.
Süslü elbiseleri olan yakışıklı ve nazlı damat, işte dedi, şu boynunda takılı duran gerdanlık, şu gece ve şu duvarlar tanık olsun ki: söz olsun.
Geleceğe dair sonsuz teminat taşıyan ve kendisine birden fazla tanık tutulmuş olan sözün gücüyle öyle bir gece indi ki yakışıklı damadın koynunda uyuyan gelinin üzerine sanki ay doğdu hanesine.
Fakat sözün mukaddesliği söylediği ile sınırlı mı? Zaten hangi sözün menzile ulaştırdığı, taşıması için sırtına yüklenen manaymış ki?
Zaman gelici ve geçiciydi. Dilin kemiği gibi söz söyleyicinin de sözüne güven yoktu. Çünkü kendi lisanının mecrasında değişmek sözüyle aynı imlâ üzere yazılan kalp, değişip duruyordu. Çünkü kalp az vefalı, çabuk unutucu ve bıkıcıydı. Heves insan mahsus bir sıfattı. Ve yakışıklı ve süslü damadın genç erkek kalbinde heves vardı. Güzelliğim bir kez daha onaylansın, dedi, görüntüsünü boy düşüreceği yeni bir ayna istedi. Bir sabah vakti ravîlerin rivayetlerine bakılırsa bir benzerini kentin tarihçesinde yine kimselerin görmediği yeni bir düğünle yeni bir gelini daha eve getirdi.
Yeni gelin eski gelin oldu.
Kalplerin taşıyıcılığı başka başkaydı. Taşınabilenden fazlasını vermezse de Rab, bazen verilen, taşıyıcısını ezip geçiyordu. Eskimiş bir gelinin zannınca, tenin de canın da taşıyabileceğinden fazlasıydı bu? Hayatla ölüm tartılınca ölüm, bu günle yarın tartılınca yarın ağır geliyordu.
O kadar ki, Rabbim, dedi, yerlerin ve göklerin Rabbi, be bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni. Göklere baktı. Acı ve dua kalbinin zarına değe değe dua etti. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem böyle dedi.
Gözyaşının düştüğü yerde merhamet vardı. Bağışlaması ve esirgemesi sınırsız olan Rabb katında duası, kabul edilmiş duaların defterine yazıldı.
Ama: Ben bu yükü taşıyamam, bu yer taşımaz beni, sadece bu kısmı kabul gördü duasının. Yer yarılsa da yerin dibine geçsem, bu kısmı kabul görmedi.
Doğrusunu Allah bilirdi.
Yer cezaydı gök kurtuluş. Yer tekildi gökler çokluk.
“Yer taşımazsa seni gel o zaman göklerime!” denildi.
Yer yarılmadı, yerin dibine girmedi, sadakat sözünü tutmayan ve kalbi hevesle dolu olan damadın gelini. Taş da kesilmedi. Ama o günde, o saatte ve orada bir turnaya dönüşüverdi.
O gün bu gün turna su kuşu. Boynu zarif. Gözleri duru. Başının arkasında telli tarağı. Sadakate tanık tutulmuş bir yüz görümlüğünün yerine, boynunda, hicaptan kapkara kesilmiş bir leke.
O gün bugün turna kutlu, kimse ellerine turna kanı bulaştırmak istemez. Öldürenin boynuna vebali var. Ve turna öldüren zalim avcı bir daha iflâh olmaz.
O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa. Eşini bırakıp ta ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez.
O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!"
Tek eşli, sadakatin simgesi olan turnalar öyle çok etkiledi ki beni, başladım araştırmaya. Ardından Japon kültüründe de turnaların özel bir yerinin olduğunu öğrendim. Eğer tarlalarının üstünden geçerse bu kuşlar, ekinlere bolluk ve bereket getirildiğine inanılırmış, ve eğer yaparsanız kağıttan 1000 turna dileğiniz gerçek olurmuş. II. Dünya Savaş'ı sırasında Hiroşima'ya atılan atom bombasının yaydığı radyasyon sonucu hayatını kaybeden Sadako'nun hikayesini de turnalar sayesinde öğrendim, böylece. Hastanede yatarken, turnalar yapmaya başlayan bu küçük çocuk 644. turnada hayata gözlerini yumar...Bunun üzerine arkadaşları eksik kalan 356 turnayı katlayıp onunla beraber mezarına koyar. O günden itibaren turnalar barışın ve nükleer silahsızlanmanın da simgesi haline gelir.
1000 turna, her biri dileğinizin gerçekleşmesi için uğraşıyor çırpamadıkları kağıttan kanatlarıyla. Bir dilek tutun, sizin ömrünüz 1000 turna yapmaya yetecek kadar çoksa bir dilek tutun ve aldığınız nefesin mucizesine tanık olun. Yaşayabilmenin ne güzel bir dilek olduğunu fark etmemiz gerekiyor belkide. Bundan öte, bundan güzel dilek mi var? Savaşın, yıkımların olduğu bir dünyada küçücük kız çocukları yumarken gözlerini hayata, aldığımız nefes en kıymetli dileğimiz olmuyor mu? Hiroşima demişken, Nazım Hikmet'in o muhteşem şiirini paylaşmasam olmazdı;
"Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.
Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler."
Belki turnalar duyar bu şiiri, her yere götürdükleri gibi haberi, savaşın olmadığını dilediğimiz bir dünyaya da götürür. Belki telli turnam duyar sesimi...
"Telli turnam selam götür sevdiğimin diyarına..." Sevdiklerimizin diyarına, barışa, güvene, sadakate, aşka, dileklere selam olsun...


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder