Babaannemin büyüdüğü, ağaçlara tırmandığı topraklardayım. Topraklarımızda. Aile olmak, koskocaman bir aileye sahip olmak ne büyük bir şans. Özlerimle beraber özümün olduğu yerdeyim. Babaannem sanki yanımda, koltuğunda oturmuş, ben ayak ucunda; " Babaannecigim anlatsana Elmalı'yı." diyorum. O da başlıyor anlatmaya. Bir rüya olmalı bu, portakal çiçeği kokan babaannemin dizinin dibinde olmak bir rüya... "Çocukken ağaçlara tırmanırdım ben." diyor, Konya'dayız, evinde pencerenin kenarında oturuyoruz. Oysa anlatırken bunları yürümekte zorlanıyor, yine de bir ara onun ağaçlara tırmandığını hayal etmek hoş geliyor çocuk ruhuma. Ardından pencereye bakıyor, bir kuş uçuyor. "Kuşlar kanat çırparken Allah diye çırpar bilir misin bunu?" diyor. Sonra kuşun kanat cırpışına uyumlu heceliyor; "Al-lah!" Bakıyoruz birlikte uçan kuşa, gözlerimiz birleşiyor Allah'ın kanatlarında. Ben yeniden soruyorum; " Nasil tanıştınız dedemle?" Bu arada koştura koştura büfeye gidiyor, albümleri getiriyorum. "Deden Elmalı'ya geldiğinde askeri doktordu. Babam rahatsızlanmıştı, ona bakmaya gelmişti." diyor. Dedemden bahsederken ki ışıltı hala gözlerinde saklı. "Sevdin mi dedemi?" diye soruyorum bu kez. "Çok sevdim ben doktoru." diyor, utanarak değil övünerek sevdasıyla... Ben aşkların ölümsüz olduğuna babaannemle inanıyorum. Hiç görmediğim dedemi ondan defalarca dinlerken anlıyorum, aşk sonsuz bir şey, ölüm bile ayıramıyor birbirine mühürlenmiş yürekleri... Bana da hiç tanımadığım dedeme karşı hayranlık ve sonsuz bir sevgiyi duyuran babaannemin aşkı, onun anlatışı oluyor. Şimdi Elmalı'dayım. Onun ömrünün baharının geçtiği konakların birinde. Kim bilir belki bu satırları onun uyuduğu odada yazıyorum. Avlusunda çocukca koşturduğu evinde, onu arıyorum. Odalara sinmiş midir kokusu diye odalara girip çıkıyorum. Oysa babaannem 2009'un ilk soğuklarında terk etti bu dünyayı, yirmi dokuz yıl sonra kavuştu doktoruna. Çocukluğum, gençliğimin ilk yılları onun koltuğunun yanında Elmalı'yı, dedemi dinlemekle geçti. Şimdi onun topraklarında onu düşünüyorum ve babaanemi tüm kalbimle özlüyorum. Biliyorum ama ben; Azime Sultan'ın kuzusunun kuzusu kavuşacağız bir gün Ragıp'ın Yerin'de, cennetin en güzel günün de... Bu bayram nurlar icindeki anneannecigim, babaannecigim, dedelerim, Selçuk amcamın yokluğunda anlıyorum, bayramları güzelleştiren aile olabilmek... Hepinizin bayramını tüm kalbimle kutlarım...
Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim. Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim. Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim. Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim. Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim. Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim. Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim. Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim. Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim. Bencil olduğun için vazgeçtim. Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım. Bu yüzden ben de senden vazgeçtim... Frida Kahlo'nun vazgeçişini anlattığı bu satırları her zaman çok etkilemişti beni. Canım arkadaşım Nesrin Karyaldız'da bir vazgeçiş yazısı yazmış, içine de bu güzel satırları koymuş, okuyunca paylaşmak istedim sizinle. http://www.evosangels.com/agustos2012/ linkinden 22,23 ve 24. sayfalarda o güzel yazıyı bulabilirsiniz.
Kendini anlatan bir şarkı seç deseler düşünmeden cevap veririm. Sezen Aksu'dan Küçüğüm...Çünkü ne boy posla, ne de yaşla alakası var küçklüğümün. Hayatın, yaratıcının, evrenin küçüğüyüm. Milyarlarca yıllık bir dünyada bir karga kadar değil ömrüm, bir çınar gibi salamam köklerimi toprağın en diplerine, bir balık gibi dalamam okyanusun en derinlerine, küçüğüm işte, hepsinden daha küçük... Yarışıyorum hala nefsimle, gün geliyor savaşıyorum, aslında nefsimle savaşmamam barışmam gerektiğini biliyorum, ama işte küçüğüm ya yapamıyorum... Güzel sözler duyunca mutlu olan ruhum değil egom, biliyorum bunu, biliyorum işte. Çünkü varlık birken hangi övgü benim içindir ki? An geliyor kızıyorum, oysa her gece yatmadan kendime söz veriyorum her şeye sevgiyle bakmak adına, öyleyse nasıl kırılabiliyor, nasıl kızabiliyorum? Küçüğüm, ondan döküyorum gözyaşlarımı, ondan oyuncak zaferlerimle gururlanışım. Bakınca oysa en tepeden ne farkım var küçücük bir noktadan? Noktayı küçümsemem asla, küçümsemek başka küçük olmak başka, bakmayın siz aynı kökten türediklerine, mayası bir olsa da insan da ayrılmaz mı milyonlarca çeşide? İyisi de aynı mayadan, kötüsü de... Zahiri de çeşit çokta, bakınca batiniye ne küçümsemek var ne küçük, geriye kalan tek şey yokluk, hiçlik... Küçüğüm işte, sanmayın sakın üzülürüm nokta gibi olmaktan, bilirim çünkü ben her şeyin başlangıcıdır besmele, o da başlar be harfiyle. Be harfinin sırrı altında duran noktasında. Nokta diyip geçmem işte, bütün sır o noktanın içinde saklanmakta, sessizce devir etmekte. Hissederim en derinlerimde, gönül evimde O'nun küçüğüyüm ben, O'nun noktası. Ezelim olan O'yken anca noktayımdır ben bu sonsuz cümle aleminde.
İnsan hayatının ömürlük öğütleri vardır. Bazılarını anında anlar hayata geçirmeye çalışır, bazılarını ise zamanla öğrenir. İşte babamın bir kaç gün önce söylediği söz bunlardan biriydi. "Sevdiğin kadar mutlu olursun." dedi, doğduğum andan itibaren yüreğime sevgiden başka tohum ekmeyen sesiyle. Başta bilindik geldi bu söz, sonra sorgulamalarım başladı, ardından not defterimi açıp babamın yadigarını yazdım. Gerçekten böyle mi? Gerçekten sevdiğimiz kadar mı mutlu oluruz? Yoksa sevgilerimiz bizi üzer mi? Babamın sözlerinin tam aksine, sevdiğimiz kadar acı mı çekeriz? Bir kaç gündür düşünüyorum bunları. Sevgi acı mı verir mutluluk mu? Terazime koydum duygularımı, 100 gr sevgi, 50 gr mutluluk, 15 gr hüzün, 20 gr hayal kırıklığı, 35 gr neşe, 45 gr hırs, 30 gr nefret... Bir kefesinde hislerden biri, diğerinde öteki, tarttım durdum içimde, sevgi üzer mi diye? Sevip de karşılık göremeyince, sevip de beklemediğimiz şeyler yapılınca, sevip de hayal kırıklığına uğratılınca işte bütün o zamanlar da nereye kaybolur mutluluk? Saklambaç mı oynar, ebesini ağlatacak kadar? Aslında bütün o zamanlar da acıtan sevgi değildir, sevmekten vazgeçmeye çalışmak, sevgiyi nefrete döndürmek, sevgisiz kalmaktır. Anladım ki sevgi azaldıkça acı yakan yıkan... Sevgiyle bakınca karşındakine bütün olumsuzluklara rağmen affetmek, olduğu gibi kabullenmek mutlu eden. Hem de sadece insanları değil, hayvanları, tabiatı, eşyaları bütün var olmuşları. Her şeye sevgiyle bakabilmek de sırrı mutluluğun. Babam parayla pulla ölçülmeyecek bir yadigar bıraktı bana, ömürlük bir öğüt; "Sevdiğin kadar mutlu olursun." Buradan çok teşekkür ederim ona... Şimdi söyleyin, mutluluğa mı erişmek istersiniz, acıya mı? Seven gözlerle bakın hayatınıza, affetmenin erdemini, her şeyi bir görmenin sevincini hissedin damarlarınızda ve tabii ki sevgiyle kalın, sevgimle kalın :)
Mart'ın ikisinde gitmişiz Van Gogh Alive sergisine. Eski notlarımı karıştırırken buldum bir de söz yazmışım; "Bir mucizeyi yaşamak..." diye. Hayatımda en çok etkilendiğim şeyler arasında kesinlikle ilk on da yer alır bu sergi. Van Gogh'un fırça darbeleriyle meşhur resimlerini görmek isteyenleri hayal kırıklığına uğratabilir tabii, çünkü gördüğünüz resimlerin orjinalleri değil ama yıldızlı bir gecenin içinde olmanızı sağlayan, sizi resmin içine taşıyan bir sergi görmek isterseniz kesinlikle doğru yerdesiniz... Bir de muhteşem klasik müzik eserleriyle sizi bir büyünün içine alıp, efsunlamaması elde değil... Sergide bir tarafta resimlerin içinde kaybolurken, bir taraftan da Van Gogh'un mektuplarından alıntı sözler yüreğinize dokunuyor. Beni bunlar arasında en çok etkileyen ise; " 30 yıldır bu dünya üzerinde yürüyorum ve bir şükran ifadesi olarak bir anı bırakmak istiyorum." sözleri oldu. Her birimiz onun gibi bu dünyada yürüyoruz ve herkesin "deli" diye gördüğü, yıllarca kliniklerde kalmış bu adamın mertebesine kaçımız erebiliyoruz? Yaşamı boyunca yaptığı eserlerinden sadece bir tanesi satılırken, şu an tabloları dünyanın en pahalıya satılan tabloları arasında birinci sırada yerini alıyor. Ve Van Gogh'un satamadığı tabloları ona engel olmuyor, o aynı aşkla resim yapmaya devam ediyor ve şöyle söylüyor; "Hayattaki amacım yapabildiğim kadar çok resim ve çizim yapmak... Yaşamımın sonunda aşk ve naif bir pişmanlıkla geriye bakıyor olacağım." 15 Mayıs'ta İstanbul'da son bulan sergi, 15 Ekim- 30 Aralık'ta Ankara'da başlayacak. Eğer sizde bir mucizeyi yaşamak istiyorsanız ne yapın ne edin o tarihler arasındaki bir gün Ankara'da olup sergiyi görün... Sevgiyle kalın :)
1961 Mayıs' ında Nazım Hikmet, Dünya Barış Komitesi adına Fidel Castro'ya Barış ödülü vermek üzere Havana- Küba'ya gider. Ve o meşhur "Saman Sarısı" şiiri orada yaşadığı devrimci çoşkunun etkisiyle yazılır. Bir çoğumuz bu şiirin bir kısmını çok iyi bilir. Çok mutlu olduğumuzda sormaz mıyız birbirimize; "Mutluluğun resmini çizebilir misin?" diye. İşte o şiirinde, ressam Abidin Dino'ya mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını sorar Nazım'ın mısraları; "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? İşin kolayına kaçmadan ama Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil Ne de ak örtüde elmaların Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini, Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? 1961 yazı ortasındaki Küba'nın resmini yapabilir misin? Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm Ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?" Aslına bakarsanız ben Nazım'ın komünist tarafıyla pek ilgilenmem, benim için "bir sevda şiirini bir kavga şiiri kadar seven" adamdır o. Ben onun aşk kokan mısralarını tutarım ezberimde, ama ideolojisi ne olursa olsun düşünen bir beyni, beğensem de beğenmesem de kendi için doğru gördüğü yolda yürüme inancı her zaman etkiler beni. Mutluluğun resmini yapıp yapamayacağını sorduğu bu mısralar aslında Küba'da bir rüyasını gerçekleştirmenin üstüne yazılmıştır. Beni bu hikayede en çok etkileyen ise Abidin Dino'nun Nazım'ın bu şiirine kendi kaleme aldığı şiiriyle verdiği cevabıdır. Aslında sizle bugün paylaşmak istediğim bu şiirdi işte; kokusu buram buram
tüten
limanda simit satan çocuklar
martıların telaşı
bambaşka
işçiler
gözler yolunu.
inebilseydin o vapurdan
ayağında
varnanın tozu
yüreğinde
ince bir sızı.
mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
bağrımıza
bassaydık seni nazım,
yapardım mutluluğun
resmini
başında
delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
bahriyeli adımlarla düşüp
yola
gidebilseydik meserret kahvesine,
ilk karşılaştığımız
yere
ve bir acı kahvemi içseydin.
anlatsaydık
o günlerden, geçmişten,
gelecekten,
ne günler biterdi,
ne geceler...
dinerdi tüm acılar seninle
bir düş
olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
ve dolaşsaydık
türkiyeyi
bir baştan
bir başa.
yattığımız
yerler müze olmuş,
sürgün şehirler
cennet.
işte
o zaman nazım,
yapardım mutluluğun
resmini
buna da ne tual yeterdi;
ne boya...