30 Eylül 2012 Pazar

Öyle özledim ki seni


Öyle özledim ki seni
Görmüyor gözüm hiçbir şeyi
Ne içtiğim kahvenin tadı
Nede domates çorbamın kokusu
Sen yokken onlarında tadı yok oluveriyor aniden...

Sıcak bir sohbetin ortasında
Gözlerimde yaşla itiraf ettim sana
Ne gidebiliyorum,ne kalabiliyorum diye
Arafta kalan yolculuklarım
Ne beni senden alabiliyor,ne sana getirebiliyor
Seveni sevdiğiyle buluşturmadıkları için
Kırgınım yollara...

Okuduğum kitaplardaki o büyülü sözler
Senden sonra daha bir anlam kazandı
Başucumda müzik gibi kitabtaki mısralar
Bir tek senin yüzün,çok uzaklarda olsan bile diyor
Öyle doğru ki bu ne uzun ne kısa cümle
Senden ötesinde yine seni bırakıyor bu ayrılık...

Şarkıları nasıl unutursun diyen sesin kulağımda
Merak etme sevgilim,unutur muyum hiç
Her şarkıda seni dinlediğimi nasıl inkar ederim
Aşkını inkar etmek gibidir bu
Allahımdan bulurum...

Öyle özledim ki seni
Saat bilmem kaçı kaç geçerken
Senden öte düşüncem yok
Yani anlayacağın öyle özledim seni...
2007 - Konya 
                                                       
                                                                                                 

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın...

Son günlerde canım sıkkın, neşem kayıp... Gülümsemelerim hüzünlü, geleceğim kaygılı... Dolup taşıyor içim, fırtınalı bir deniz gibi bir gürlüyor, bir duruluyorum... Kendimle savaşıyorum, toparlamaya çalışıyorum, yapamıyorum! Bugün bir anda döküldü yaşlar gözümden, hiçbir şey yokken ortada, öylece ağlamaya başladım. Engellemedim kendimi, akıtana kadar zehrimi döktüm damla damla yaşlarımı... Korkularım var, elimin altında, ulaştım zaferlere dediğimde kaybettiklerim, üst üste gelen hayal kırıklıklarım hepsi birer birer birikmiş meğer içimde... Ben yok saymaya çalışsam da birer birer kemirmiş derinden... Bütün arkadaşlarımın gözünde Polyanna olan ben, hayallerimi, umutlarımı kaybetmişim... Bazen dipsiz kuyularda zannederiz ya kendimizi, tek katre ışık yoktur, işte öyle kör kuyularda merdivensiz buldum kendimi. Kimseye diyemedim derdimi, kuyunun içinde tek katre ışığa hasret, karanlıktan ötesini göremedim. Meğer insanı hayata bağlayan hayalleriymiş, uzaklaşınca hayallerimden derin bir kuyunun dibinde debelendim. Can koştu yardımıma. "Daha çok gençsin." dedi, oysa ben kendimi o kadar büyümüş hissediyordum ki... Sanki yapmam gereken onca şey var ve ben hiç birini yetiştiremeyecekmişim gibi... "Acele etme." dedi. Korkuyorum, ya bu dünyada geçirdiğim zaman için bir minnet bırakamadan sona gelirsem, belkide bu yüzden bütün acelem, sanki yarın son günümmüş gibi beni çıkmazlara sürükleyen... Hayallerimi gerçekleştiremeden ölmekten korkuyorum! Çünkü beni var eden bu bedenden ötesi, yoksa ölüm kavuşmaktan ötesi değil... "Vazgeçmek için çok erken. Sen inançlısın şimdi olmuyorsa, zamanı değildir, sen hep böyle demez misin?" dedi bu sefer kardeşim. Doğru söylüyordu.Vazgeçmek için çok erkendi... Günlerdir bulamadığım gücü buldum bu sefer. Yeniden başlamalı hayata, ölüme inat. Nefes aldığım her an yepyeni bir macera, yılmamalı, denemeli, uğraşmalı... Geç değil, hiçbir şey için geç değil! Hem anlatmamış mı kutsal kitap? Nasıl da kurtulmuş dipsiz kuyudan Yusuf peygamber? Kuyular sabır testiymiş meğer. Gözyaşlarımın üzerinde yükseliyorum şimdi kuyudan... Işık mı? Karanlık kuyuya bir nebzesi yayıldı bile...




25 Eylül 2012 Salı

Karaoğlan...

YASA

Elmalarda diş izi
Senindir bu dislem
Yapıldı hanene 
Gereken işlem

Melekler de tanık
Suçlusun
İş bu yasa hükmünce
Sen bir insanoğlusun

İnsanoğlu

MADDE BİR
Dünyaya gelmelidir

MADDE İKİ
Sevmeli, sevilmeli
Dünyayı cennetin
Kendisi bilmelidir

MADDE ÜÇ
Yaşama sevgisinin
Kökleri gönlünde
İnsanoğlu günün birinde
Ölmelidir

Dönmelidir dudaklarına
Buruk bir elmanın tadı

                                          Bülent Ecevit

Ecevit'in mısralarında buram buram kokuyor sevgi... Ömrünü aşkla yaşamış biri, eşi Rahşan hanımı hayatının her döneminde yanı başında tutmuş bir aşık o.
Benim gibi 90'larda çocukluklarını geçirenler, Karaoğlan efsanesini siyasete ilgileri yoksa pek bilmeyebilirler. Bizim jenerasyonun tanıdığı Ecevit, Kıbrıs fatihinden ziyade, zayıflamış, yürümekte zorlanan siyasi bir liderdi. Benim ona hayranlığım ülkeyi yönettiği günlerde değil, sonradan, onu okuduğum, öğrendiğim günlerde başladı.    O 70'lerin efsanesi, halkın Karaoğlanı idi. Şiire düşkünlüğü, aşka hürmet edenlerden oluşu sanırım onu gözümde daha da sevdirdi. Bir ömür elini bırakmadan sevdiği eşiyle yüzyılın aşklarına girerdi hikayeleri... Büyük başarılar ardından büyük yıkımlar, hapishaneler, darbeler bu aşkı hiç etkilememiş bir ömür birlikte, el ele büyütmüşlerdi sevgiyi. Ecevit'i çok sevdim, çünkü onun gönlünde sonsuz insan sevgisi olduğunu bildim. Halkını, insanları, tabiatı, bütün yaratılmışları seven kalbine sevgi besledim. Bugün onu anımsadım, ideolojisini, siyasi düşüncelerini değil sevebilme yeteneğini... İşte bu yüzden yazmak istedim bunları...

Ecevit'in kendi sesinden vedasını da yayınlamak istedim... Videoyu merak edenler için Can Dündar'ın Bir Ecevit Belgeseli: Karaoğlan'ın son kısmıdır. 

Herkesi sevebildiğimiz güzel günler görmek dileğiyle...




AŞK!

Aşk! Ey aşk, sen nelere kadirsin? Kuvvetin sığmaz yere göğe, şiddettin sığmaz bedene... Söylesene aşk, nasıl bu kadar yok edicisin? Yüzyıllardır sessizsin, biz konuşa konuşa çözemedik seni, sen ne zaman dile gelirsin? Aşk; varlık sebebim... Söyle be güzeller güzeli ömrün kaderi sen misin? Aşk; beşik kertmem, konuş, küs müsün? Ah min el AŞK, uğrunda hep can mı istersin? Aşk ses ver, konuş, hisset Mecnun'la Leyla'nın katili yoksa sen misin?!

21 Eylül 2012 Cuma

Elveda



Bu sabah yağmur var İstanbul'da, hala da yağıyor. Mevsim sonbahar, aylardan Eylül... Yazın ayağı eşikte, gitmeye niyetli. Güz kapıda, zile basıyor... Bir misafir giderken, diğeri gelmeye hazırlanıyor. Onlar mı hancı, biz mi diye düşünüyorum. İnsanoğlu mu mevsimleri ağırlıyor, mevsimler mi insanlığı? Yoksa her ikimizde yolcu muyuz? Peki öyleyse hancı nerede? Yağmuru izlerken geçiyor  düşünceler aklımdan... 

Biraz melankoliğim bu sabah... Yaza aşığımdır ben, ondandır  terkedilmeye hazırlıyorum kendimi... (Terkedilmenin hazırlığı olur gibi!) Baştan kabullenilmiş bir ayrılık bu, yazın gideceği geldiği ilk günden belli... Hazan mevsimi kapımda, kalacağını iddia ediyor, ben yaz gibi değilim seni terk etmem diyor, inanmak istiyor, inanamıyorum... İşte bundan bu sabahki hafif depresifliğim...

Bu sabah gökyüzü dumanlı... Aklımda geçmiş, gelecek bunalmış... Kabullenmek istemesem de, özlemişim bu havayı diyorum, sonra yazla ayrılığımıza leke düşmesin diye susuyorum. Yaz beni terk etsin, ben onu kırmayı istemiyorum. Bu ayrılıkta da tek kötü söz etmiyorum, yaşattıkları için teşekkür ediyorum... Sanırım büyüyorum. Bu sabah yağmur yağarken İstanbul'da, çocukluğumu kaybetmekten korkuyorum, haa bir de şarkıların seni bana getirmeyeceğini biliyorum... Elveda yaz...




Yeniden


"Kaybetmekten mi korkuyorsun; kaybet.
Düşmekten mi korkuyorsun; düş.
Yaralanmaktan mı korkuyorsun; yaralan.
Sonra iyileş.
Yeniden kalk.
Yeniden başla.
Yeniden sev.
Yeniden aşık ol.
Bir daha mı düştün?
Bir daha kalk.
Er ya da geç, beklediğin gelecek.
Er ya da geç, aradığın seni bulacak.
Ama sen bir kez yıldın mı, korktun mu,
Maskeni yüzüne geçirip kalkanlarını
kuşandın mı, o zaman bitecek.
Beklediğin her ne ise asla gelmeyecek!"

Bu kaçıncı başlayış olacak bilmiyorum. Yorgun bu sefer yüreğim, başlamaktan korkuyorum. Öyle parçalanmış ki kalbim, kırıkları hala kanatıyor. O zaman diyorum kaybedecek neyin var? Kalbim dile geliyor, "Cam kırıklarıyla tuz buz olmak aynı şey değildir" diyor. Yani sessizce fısıldıyor; "Temkinli ol!" Bir yanım diyor ki kırık bir kalple, hiç olmayan kalbin arasındaki fark ne? Aylardır sakındığım yüreğim isyan ediyor bu sözlerime. "Sen bensiz sen olamazsın!" diyor. Haklı. Nerede görülmüş yüreksiz bir insanoğlu? En kötünün bile içinde iyiyi arayan değil miydi benim inancım? İyi- kötü, doğru-yanlış bütün bunlar ne? Ah bizim kavramlarımız, ah bizim yüklediğimiz değerler... Dünya bir rüya, bunca mana yüklemek ne diye? "Yeniden başla!" diyorum kendime, inan, güven, sev... Güven? Onu kaybetmek benim doğum günü hediyem, bir daha doğum günü kutlamayacağıma yeminler ettiren... Sonra yeniden, yeniden "Yeniden başla!!" diyorum kendime... Bu sefer farklı, peki o zaman aşk nerede saklı?..

8 Eylül 2012 Cumartesi

Aşk-ı Semazen


Hislerimi anlatmaya yetecek kelime bulabilir miyim, bilmiyorum... Romanımı okuyan sevgili dostum Tuğberk photoshop bilgisini kullanıp roman için kapak hazırlamış, hayalimdeki kapağı görmek inanılmaz oldu benim için... Sizlerle de heyecanımı paylaşmak istedim... Hayallere bir adım daha yaklaşmak, işte bu tarifsizmiş...

Tuğberk'e, cancağızıma buradan da sonsuz teşekkürler...

7 Eylül 2012 Cuma

YASTAYIM

Ailemin hayatıma kattığı en büyük değer, insan ayrımı yapmamak oldu. Evimizde bir gün olsun; "Bu Kürtler...." ya da "Şu Aleviler......" gibi konuşmalar geçmedi... Biraz bilinçlenmeye başladığımda da etrafımda dönen bu konuşmalar hep şaşırttı ve üzdü beni. Bir kişi için koca bir dini ya da ırkı nasıl suçlayabilirdik? Dünya tarihine adını kapkara harflerle yazdıran Hitler'den ne farkımız kalırdı? Gaz odaları yapmamak, toplama kampları kurmamak, yada diri diri insanları yakmamak Hitler'den ayrıyor muydu bizi? Peki ya beynimizde, yüreklerimizde kurduğumuz bu inançlar ne oluyordu? Birlik varken, bunca çokluğu yaratıp, onun etrafında düşünceler ekmek yüreği karaya boyamıyor muydu? 
Biz Türkiye Cumhuriyet'i sınırları içinde doğan bir çok ırk, tek bayrağın evlatlarıydık ve her birimiz ırkı fark etmeden terörün çocukları olarak büyüdük. Doğudaki birebir yaşarken, batısındaki kabuslarında gördü... Ve her terör haberinde, kaybettiğimiz gencecik canlardan sonra beni üzen, "Bu Kürtler...." diye başlayan cümleler oldu... Bir çok Kürt dostum var, her biri ayrı ayrı güzellikleri olan, bayrağımızı bizim kadar seven, çünkü onunda bayrağı olan bir çok dost... Sadece benim değil, eminim bir çoğumuzun etrafında var bu insanlar ve bütün bu terör haberlerinden sonra sanki onlar bizden değilmiş gibi analarına, bacılarına varan küfürler tüylerimi diken diken ediyor. Adı üstünde bir terör örgütünü bir ırkın sırtına yüklemek, hangi inanca, hangi insanlığa sığıyor? Böyle düşündüğüm için tek bir gün olsun Kürtlerle aynı kefeye koymadım terör örgütünü... Ülke siyasetinin de uğradığı en büyük oyunlardan biri olarak gördüm hep... Sağcı-solcu, Türk-Kürt, Sunni- Alevi, muhafazakar-çağdaş hep bu ikiliklerle çatışma ortamını ayakta tutan tansiyon bütün bunların bizim zenginliğimiz olduğunu, bu milleti bütün bu ırkların, düşüncelerin bir araya getirdiğini fark edemedi ve bunun içinde özellikle 60'lardan beri bir çok can gitti... Erdoğan bir türlü açamadığı açılımdan bahsettiğinde, ne yalan söyleyeyim umutlanmıştım. Açılım'a inanan ve beklentileri olanlardandım ama çok geçmeden bunun da bir rüya olduğunu anladım, aynı iktidara gelirken terörü bitireceğiz sözü vermesi gibiydi... "Ah keşke dediğin" ama her geçen gün hayalinden bile koşar adımlarla geri geri sürüklendiğin... Eğer yanlış hesaplamadıysam, son 18 günde şehit sayısı 58'e ulaştı. Bir ay bile olmadan 58 can, 58 anne- baba, 58 kardeş, 58 dost, 58 sevgili, 58 hayal son buldu... Afyon'da şehit olanları teröre bağlayamayız belki de, hiçbir zaman bilinmeyecek neden şehit oldukları? Belki yanlış bir haraket, belki terör saldırısı, belki de hükümetin eski can dostu yeni düşmanı Suriye'nin oyunu...Hiçbir zaman bilinmeyecek bu sebep... Dünden beri gözüm haberlerde, ulusal yas ilan edilecek mi diye bekliyorum. Yok, nerede? Oysa yurt dışında kaldığım günlerde, ülkemi en çok özlememe sebep, örneğin bir milli maçtan sonra aynı hislerle, aynı coşkuyla sokaklara dökülemiyor oluşumuzdu ya da tam tersi bir şehit verildiğinde aynı acıyla gözyaşı dökemeyişimiz... İşte bütün bu hislerle yurt dışında yaşamak istemediğime kesin karar vermiştim. Ben, benim gibi sevinip, benim gibi üzülen insanlarımla birlikte mutlu olabilirdim. Evet, ulusal yas ilan edilmedi, peki yanmadı mı her birimizin yüreği en derinden, yoksa yaşayamıyor muyuz aynı acıyı eskisi gibi en yürekten? Hayat ne çabuk devam ediyor, bu kadar hızlı mı, yoksa bu kadar mı alıştık her gün verdiğimiz şehitlere? Ülkemin dört bır yanında 25 ocak içi kanaya kanaya ağlarken gülmek gelmiyor benim içimden... Ulusal yas ilan edilmedi evet, ama ben yastayım... Haftasonu mu? Yok eğlence... Evimden birini kaybetmişim gibi tutacağım bu yası, çünkü ölen benim bayrağımın kanıydı... Evet yazıyorum büyük harflerle; YASTAYIM!!!

4 Eylül 2012 Salı

Sana gitme diyemedim


Akşam esintisi çıkmış inceden, hafif bir rüzgar değiyor tenine, ürperiyor.  Üşümüştür yar, ceketimi ona uzatırken bilmez, o ceketin yerine kollarım sarsa onu bu aşk dilden düşmez. Günün en güzel saatleri bunlar, martılar uçuşuyor dört bir yandan, kızıl mavi bir hava, güneş hoşçakal derken kıpkırmızı kesilmiş utancından... Oysa o gitmek istiyor, bütün bunlara aldırış etmeden, etkilemiyor mu onu bu baş döndürücü tablo, martılar, bu hava, bu şehir, İstanbul? Ah bir dur gitme diyebilsem... Yanımda kal, bütün karşılıksız aşklar tarih olsun bizimle diyebilsem... Diyemiyorum işte ona, gitme, kal diyemiyorum...
Oysa yanımda kalsın diye onca yalan, hepsi dilimin ucunda... İncinir, kıyamam ki ona, söyleyemiyorum hiç birini... Kın oluyor gönlüm, sözler birer birer boğazıma düğümleniyor. Ona gitme diyemiyorum... 
Bütün karşılıksız aşkların kaderi yazılıyor o anda, ona bir kal diyebilsem belki değişirdi her şey, ama değişmiyor... Kader aşksızlıkla örülüyor. Öyleyse adı da bilinmesin, kalsın gönlümün kıvrımlarında.. Herkes ona Lavinia desin, o da kim olduğunu bilmesin.
 İşte böyle Lavinia, sen yazıyorsun bütün karşılıksız aşkların kaderini, seninle soluyor binlerce gönül, oysa gülüşünde saklıydı alayi illiyyin... Ah sana gitme diyebilseydim Lavinia... Sana gitme diyemedim...

Sana gitme demeyeceğim

Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal

Sana gitme demeyeceğim

Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin

Sana gitme demeyeceğim

Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme Lavinia...



**Özdemir Asaf'ın şiiri bütün bunları hissetirdi bana... Saklı kalamaz derler ya hiçbir şey, Lavinia'da kalamamış bilinmez. Yukarıda resmini gördüğünüz güzel bayan Mevhibe Beyat, yazar İlhan Selçuk'un ilk eşi, Özdemir Asaf'ın ise adını gizlediği Lavinia'sı... Üstad o gün gitme diyebilseydi Lavinia'a değişir miydi ortak kaderi karşılıksız aşkların, kim bilir? Bundandır, o günden beri bütün plotonik aşıklar bir ağızdan gizler sevdiğini...


3 Eylül 2012 Pazartesi

Sayenizde...

"Ne inancım kaldı aşka, ne de güvenim." dedim.
"O zaman nasıl yazıyorsun o cümleleri?" dedi.
"Artık aşk için yazamıyorum ki, yüreğim mezarlık gibi, acı bu kadar yoğun olunca ne bir kelam çıkyor, ne de ses... Kalem küstü, aşk öldü..." dedim...
Kaçırdık birbirimizden gözlerimizi, söz de sessizliği seçti...

Eylül'de Gel- ME!

"Biraz yürüyelim mi?" diye bir mesaj geldi. Hazırlandım, çıktım evden. Orman yolunda buluştuk. Sanki dün görmüşüz gibi birbirimizi, aylardır onca kelime boğaza düğümlenmemiş, hayatlarımızı eksik bırakmamış gibi, uzak, soğuk bir merhabalaşma oldu aramızda. Eylül havası bizden daha ılıktı. Biz ayrıldığımız mevsim de kışta kalmıştık, karlar yağıyordu üstümüze. Üşüyor mudur hala diye düşündüm içimden, her kış geldiğinde kar damlaları değince tenine üşeyecek mi yoksa yanacak mı alev alev yüreğinin en uçlarına kadar diye geçirdim gönlümden? Sormadım, öğreneceğim cevap bir şeyi değiştirmeyecekti. Gittiğinde mevsim kıştı. Üşümüştüm! Şimdi Eylül'dü ve hava ılıktı, bulutlar bizim gibi yağsam mı yağmasam mı diye kararsız. "Neden aradın?" dedim, düşünmeden, bir an önce yanından ayrılmayı dileyerek. Yabancıydık artık birbirimize, yan yana olmak yakınlaştıramazdı ki,aramızdaki mesafe kilometre hesabında değil, yürek menzilindeydi. Tanıdığımız yabancılar var hayatta, hayatımızın bir kısmını onu tanımaya harcadığımız, nerede ne yapacağını bildiğimiz, sesinin tonundan neyi olduğuna, bakışından kırgınlığına, gülüşünden neşesinin  içten mi yoksa göstermelik mi olduğuna karar verdiğimiz, onu avcumuzun içi kadar iyi tanıdığımızı düşündüğümüz sevgililer, aşklar veya dostlar, sonra bir gün araya giren ayrılıklarla uzaklaşılan, konuşulmayan yabancılar. Onlar tanıdığımız yabancılar... Oysa o benim için tanıdığım bir yabancı bile değildi. Tanımayı beceremediğim, yanıldığım, yaralandığım bir yabancı. Ne söyleyecekse söylesin bitsin istedim bu işkence. "Sonbaharın suçuydu, ayrılığımızdan o sorumlu..." dedi, sarı yaprakları ezip geçerken. Tabiatın her renge büründüğü bu mevsimi nasıl suçlayabilirdi? "Uyumadan önce çoraplarımı yatağın içinde çıkarmıyorum artık, yıllardır yaptığım şeyden vazgeçtim, seni hatırlatmasın diye... Şimdi ne mevsimi, ne başkasını, ne de kaderi suçla."dedim, ve arkamı dönüp gittim...Oysa içimde Eylül'de gel çalıyordu, gözlerimden yaş akıyordu...