3 Eylül 2012 Pazartesi

Eylül'de Gel- ME!

"Biraz yürüyelim mi?" diye bir mesaj geldi. Hazırlandım, çıktım evden. Orman yolunda buluştuk. Sanki dün görmüşüz gibi birbirimizi, aylardır onca kelime boğaza düğümlenmemiş, hayatlarımızı eksik bırakmamış gibi, uzak, soğuk bir merhabalaşma oldu aramızda. Eylül havası bizden daha ılıktı. Biz ayrıldığımız mevsim de kışta kalmıştık, karlar yağıyordu üstümüze. Üşüyor mudur hala diye düşündüm içimden, her kış geldiğinde kar damlaları değince tenine üşeyecek mi yoksa yanacak mı alev alev yüreğinin en uçlarına kadar diye geçirdim gönlümden? Sormadım, öğreneceğim cevap bir şeyi değiştirmeyecekti. Gittiğinde mevsim kıştı. Üşümüştüm! Şimdi Eylül'dü ve hava ılıktı, bulutlar bizim gibi yağsam mı yağmasam mı diye kararsız. "Neden aradın?" dedim, düşünmeden, bir an önce yanından ayrılmayı dileyerek. Yabancıydık artık birbirimize, yan yana olmak yakınlaştıramazdı ki,aramızdaki mesafe kilometre hesabında değil, yürek menzilindeydi. Tanıdığımız yabancılar var hayatta, hayatımızın bir kısmını onu tanımaya harcadığımız, nerede ne yapacağını bildiğimiz, sesinin tonundan neyi olduğuna, bakışından kırgınlığına, gülüşünden neşesinin  içten mi yoksa göstermelik mi olduğuna karar verdiğimiz, onu avcumuzun içi kadar iyi tanıdığımızı düşündüğümüz sevgililer, aşklar veya dostlar, sonra bir gün araya giren ayrılıklarla uzaklaşılan, konuşulmayan yabancılar. Onlar tanıdığımız yabancılar... Oysa o benim için tanıdığım bir yabancı bile değildi. Tanımayı beceremediğim, yanıldığım, yaralandığım bir yabancı. Ne söyleyecekse söylesin bitsin istedim bu işkence. "Sonbaharın suçuydu, ayrılığımızdan o sorumlu..." dedi, sarı yaprakları ezip geçerken. Tabiatın her renge büründüğü bu mevsimi nasıl suçlayabilirdi? "Uyumadan önce çoraplarımı yatağın içinde çıkarmıyorum artık, yıllardır yaptığım şeyden vazgeçtim, seni hatırlatmasın diye... Şimdi ne mevsimi, ne başkasını, ne de kaderi suçla."dedim, ve arkamı dönüp gittim...Oysa içimde Eylül'de gel çalıyordu, gözlerimden yaş akıyordu...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder