29 Nisan 2012 Pazar
24 Nisan 2012 Salı
Teşekkür etmek istedim :)
Son günlerde ihmal ettim blogu. Bilgisayarım tamirde, telefondan yazabiliyorum ve pek kolay olmuyor. Haftasonum da dost sohbetleri ve derbi heyecanıyla geçti. Galatasaray'lı olarak yenildiği halde başımızı öne eğdirmeyen takımimla bir kez daha gurur duydum.
Bir de roman vaktimi alıyor fazlasıyla. Bu posttan sonra Aşk'ı Semazen beni çağırıyor :) Verdiğiniz enerji, destekleriniz, elestirileriniz hepsi icin cok cok tesekkur ederim... Sevgiyle kalın, sevgide kalın :)
Bir de roman vaktimi alıyor fazlasıyla. Bu posttan sonra Aşk'ı Semazen beni çağırıyor :) Verdiğiniz enerji, destekleriniz, elestirileriniz hepsi icin cok cok tesekkur ederim... Sevgiyle kalın, sevgide kalın :)
Yazsınlar adımı, aşktan ölenler arasına
Elektrik, aydınlatma, lamba, ışık, hiç biri yok. Yasaklanmış gibiler hayatımda. Gecemin esmerliğine, mumun ışığı değiyor sadece. Salonun her köşesinde yıldızlara benzer bir yansıma, alev alev eriyor mumlar geceyle yaptıkları sessiz tangoda... Evde yanmayan ampul, bir anda beynimde aydınlanıyor. Bu ara sıklaştı kendi kendime konuşmalarım, aslında ben duyanın, işitenin farkındayım. Dışarıdan deliriyor dense, mertebe sayarım. Yanınca kafatasının içindeki cevizde lamba, başladım yine kendi kendimle konuşmaya.
"Önceden yaşadıysam kesin Orta Çağ'da olması lazım" diyorum bu sefer de kendimle ettiğim sohbette, suskunca. Geçmişle koparamadığım bağlarım var.Belli ki yoktu elektrik yaşadığım dönemde. Bu düşünceye kaptırınca kendimi siyah beyaz çekimlerle buğulandırıyorum hayatımın filmini, gecmişe, Orta Çağ'daki hayatıma yolculuk ediyorum; her şey gibi bir başının bir de sonunun bilindiği. İnsan, başka bir insanın yaşamının sadece iki anından emin olabilir; doğumu ve ölümü, gerisi herkesin hikayesinde gizli... Beynimde döndürdüğüm filmin doğum zamanı belli; Orta Çağ, peki ya bitişi? Başlıyor böylece büyülü düşünceler uçuşmaya, nasıl öldüm bir önceki hayatımda? Zaman Orta Çağ olunca, cadı olmak düşüyor aklıma. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, "düşmek" ne sihirli bir kelime; akla düşmek, yazıya düşmek ve tabii ki aşka düşmek... Dağıtmadan dönüyorum hemen konuya. Cadı olarak ölseydim diyorum kendime, korkardım alevden. İnançlarına ters düşenlere cadı adını verip, yakarak öldürmüşler karanlığın çağında. Nereden nereye geldi dünya? Bugünlerde ise sözcüklerimizin alevinde öldürüyoruz oysa. Velhasıl değil benim ölümüm ateşten. Bırak korkuyu, severim ateşin yarattığı buğuyu... Boğularak da ölmüş olamam, çocukken bir gün deniz kızı olabileceğimi hayal ettiğim günler cokta geri de değil, hem fazlasıyla severim ben suyla arkadaşlık etmeyi. Düşerek ölmüş olamam, yok yok o da olmaz , korkmam ki yüksekten bakmaya. Nasıl öldüm ben bir önceki hayatımda? Bütün korkuları sıralıyorum, bir de bakıyorum, yok korku, arınmışım topundan. İşte tam o anda anlıyorum, bir tek aşktan ölmüşlerin arasında yazılmıştır adım, Orta Çağ'ın karanlığına. Aşka düşenlerdendir benim adım. Korku değil ama bir bağ var geçmişle yüreğimin arasında. Aşktan olmuştur sonum, karanlığın ortasında. Yumarken gözlerimi bilinmez yarınlara, mum ışığına yansıyan, aşkla son bulan yüreğimden öte, ne olabilir ki daha başka? Yazıyorum kendime bir son, Orta Çağ'daki hayatıma. Önceden gelip gelmediğimiz bile muamma, ama böyle bir son hoş geliyor ruhuma. Yazsınlar adımı, aşktan ölenler arasına...
"Önceden yaşadıysam kesin Orta Çağ'da olması lazım" diyorum bu sefer de kendimle ettiğim sohbette, suskunca. Geçmişle koparamadığım bağlarım var.Belli ki yoktu elektrik yaşadığım dönemde. Bu düşünceye kaptırınca kendimi siyah beyaz çekimlerle buğulandırıyorum hayatımın filmini, gecmişe, Orta Çağ'daki hayatıma yolculuk ediyorum; her şey gibi bir başının bir de sonunun bilindiği. İnsan, başka bir insanın yaşamının sadece iki anından emin olabilir; doğumu ve ölümü, gerisi herkesin hikayesinde gizli... Beynimde döndürdüğüm filmin doğum zamanı belli; Orta Çağ, peki ya bitişi? Başlıyor böylece büyülü düşünceler uçuşmaya, nasıl öldüm bir önceki hayatımda? Zaman Orta Çağ olunca, cadı olmak düşüyor aklıma. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, "düşmek" ne sihirli bir kelime; akla düşmek, yazıya düşmek ve tabii ki aşka düşmek... Dağıtmadan dönüyorum hemen konuya. Cadı olarak ölseydim diyorum kendime, korkardım alevden. İnançlarına ters düşenlere cadı adını verip, yakarak öldürmüşler karanlığın çağında. Nereden nereye geldi dünya? Bugünlerde ise sözcüklerimizin alevinde öldürüyoruz oysa. Velhasıl değil benim ölümüm ateşten. Bırak korkuyu, severim ateşin yarattığı buğuyu... Boğularak da ölmüş olamam, çocukken bir gün deniz kızı olabileceğimi hayal ettiğim günler cokta geri de değil, hem fazlasıyla severim ben suyla arkadaşlık etmeyi. Düşerek ölmüş olamam, yok yok o da olmaz , korkmam ki yüksekten bakmaya. Nasıl öldüm ben bir önceki hayatımda? Bütün korkuları sıralıyorum, bir de bakıyorum, yok korku, arınmışım topundan. İşte tam o anda anlıyorum, bir tek aşktan ölmüşlerin arasında yazılmıştır adım, Orta Çağ'ın karanlığına. Aşka düşenlerdendir benim adım. Korku değil ama bir bağ var geçmişle yüreğimin arasında. Aşktan olmuştur sonum, karanlığın ortasında. Yumarken gözlerimi bilinmez yarınlara, mum ışığına yansıyan, aşkla son bulan yüreğimden öte, ne olabilir ki daha başka? Yazıyorum kendime bir son, Orta Çağ'daki hayatıma. Önceden gelip gelmediğimiz bile muamma, ama böyle bir son hoş geliyor ruhuma. Yazsınlar adımı, aşktan ölenler arasına...
20 Nisan 2012 Cuma
Hayat sana teşekkür ederim
Sezen'in Deliveren albümü çıktığında, ortaokuldaydım sanırım. O yıllarda İkinci Bahar var. Şener Şen, Türkan Şoray, Nurgül Yeşilçay, Ozan Güven, Meral Okay,Tarık Pabuçcuoğlu, Özkan Uğur ve daha bir bu kadar başarılı oyuncu... Sıcacık bir hikaye, hepimizi yüreğinden vuran. Aile olmanın güzelliği, sonradan gelebilecek mutluluklar hepsi var bu dizide. Ben de o yıllarda günlük tutuyorum. İçini açıp okusanız bir İkinci Bahar etkisi var ki, sormayın gitsin. Bir de her günün başında ve ya sonunda yazdığım bir cümle; HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM!! Deliveren albümünde Sezen Aksu şarkısı. Birden aklıma geldi şarkı, açtım dinledim. İçimden, bugün de günlük tutuyor olsaydım yine aynı cümleyi yazardım, dedim. Sezen Aksu iyi ki var, iyi ki Sezen şarkıları var...
Acılarım oldu herkes gibi elbet,
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım evet,
HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM!!
Elbet onlar da severler...
Bugün uzun uzun anlatmak gelmiyor içimden. Tek bir resim ve tek bir şarkı olsun istiyorum.
Benim sözcüklerim değmesin de onlar değsin size...
Hiç yaşamadığınız bir geçmişi
siz de özler misiniz?..
İşte bugün, sadece bunu merak ettim.
18 Nisan 2012 Çarşamba
Annem, annem...
Sevgili günlük diye başlayacağım yakında yazılarıma. Blog; ağlama duvarına rakip iç dökme duvarım oldu. Meğer ne çok şey varmış anlatmak istediğim. Dün gece annemle konuşuyoruz. "Can'la çocukluk resminizi buldum, çok tatlısınız." dedi. Bulduğu resme bakarken, önceden yüklediği çocukluk resimlerimiz geldi aklıma. Onlara baktım. Elinde kitap olan, okuyan küçük Cansu'yu buldum sonra. Resimde kaç yaşındayım bilmiyorum, bildiğim tek bir şey var; bana kitapları sevdiren annem oldu bu hayatta. Nefes almak gibi bir hale gelen yazma aşkım, en büyük hayalim; bir gün çıkacak kitaplarım, bunların hepsini borçlu olduğum bir kadın; annem onun adı. Kelimelerin yetmediği, kendimi en eksik hissettiğim, sözcüklerimin iktifa olmadığı biricik sevdiğim o benim. Geçen gün Elif Şafak'ın köşe yazısını okuyorum. "Annelerimizin gözünde ne zaman büyürüz?" diye bir yazı yazmış. Hiç büyümediğimizi anlatmış. Bugün o yazısını düşündüm, ve fark ettim ki biz hep annelerimizin çocuğu olarak kalmak istiyoruz. Ne kadar büyürsek büyüyelim, o aitlik hissi, o ana karnında kurduğumuz bağı koparmama hevesi hep içimizde bir yerlerde yaşamaya devam ediyor, ondan mıdır bilmem hep annelerimizin gözünde büyümemeyi istiyoruz. Gün geliyor yakınıyoruz, hala beni çocuk zannediyor diyoruz, ama aslında biz hiç çocuk olmaktan vazgeçemiyoruz. Kaç yaşına gelirsek gelelim, hepimizin içinde o büyümeyen çocuk var ya işte o nasıl mutlu oluyor birinin hayatında hep çocuk olarak kalacağı için. Bugün aklıma Elif Şafak'ın yazısını düşüren de bu düşünce oldu. Her gün kendimi büyütmek için uğraşırken, en ufak güzel bir haber alsam elim telefonda annemi aradığımı fark ettim. Gururlandığım da ve hatta yapmamam gerektiğini bilsem de hoş sözler duyup içim kabardığında bu sözleri duymasını istediğim ilk kişi hep aynı adres oluyor. Duyduğum hiç bir övgü sözü, onun ki kadar onurlandırmıyor, taçlandırmıyor beni, o yüzden her seferinde ondan duymak istiyorum o en güzel sözleri... Ben onun çocuğu olmaktan hiç vazgeçmiyorum. Bizim aramızdaki; benim hatırlamadığım, onun emek verdiği bir hatırayla başlıyor. Yolculuğun başlangıç yeri; ana karnı. Göbek bağının kesilmesi, gönül bağını kuvvetlendiriyor. Ben sözcüklerimi, biraz olsun yazabiliyorsam eğer, içimde bu aşkı taşıyorsam işte bütün bunların hepsini anneme borçluyum. Bana kitapları o sevdirdi. Onların içine girince, bambaşka dünyalar da yaşayabileceğimi annem öğretti. Affetsin beni, ama ben vazgeçmeyeceğim onun çocuğu olmaktan. Büyümeye karşı durduğum yer onun yanı. Candan Erçetin'in şarkısındaki gibi;
"Annem, annem
Ben hala senin dizlerinde..."
Küçükken yaptığı özel bir yemek vardı. Alüminyum folyaya sarılmış fırında mantarlı tavuklar, benimkilerin içinden hep yazı çıkardı; seni seviyorum yazardı. Yemekleri gibi, notu da sıcacıktı. Bana öyle bir dünya armağan etti ki, ilerlediğim her basamakta onun ışığı var. Şu günlerde en büyük hayalim romanımın çıktığı günü görmek. Teşekkür edeceğim kişiler, onlara nasıl teşekkür edeceğim, kapağı, önsözü hepsi, her şeyi hazır aklımda. Bir de kitap birisine armağan edilir ya, o da hazır; anneanneme. Hayatta tanıdığım en güçlü kadına, hayran olduğum insana, yokluğuna alışamadığıma, özlemi bir gün olsun azalmayana, sevgisi bir gün olsun yer değiştirmeyene, yüreğimde taşıdığıma ama hepsinin de ötesin de bana annemi armağan edene... Aşk'ı semazen çıkarsa bir gün onun ilk sayfasında; anneanneme yazacak.
Bu yazının sonunda da, çocukken yediğim tavuğun içinden çıkan nota karşılık ben anneme yazacağım. SENİ SEVİYORUM, diye koskaca harflerle...
.
BAŞIM GÖZÜMDEN ÇOK İÇİM BİR PARÇAM
ANNEM SEN BENİM YANIMA KALANSIN...
not: okumak isteyenler için Elif Şafak'ın yazısının linki;
http://www.haberturk.com/yazarlar/elif-safak/725767-annelerimizin-gozunde-ne-zaman-buyuruz
17 Nisan 2012 Salı
İNSAN AYNI SİLGİ GİBİDİR
İnsan aynı silgi gibidir.
Yanlış yazdığımızda, çizdiğimizde elimiz koşar ya silgiye. Hepimiz fark etmişizdir; yapılan hataları silip, temizlemeye çalışırken silgi kirlenir. Aynı başkalarının hatalarını düzeltmeye çalışan yargılarımız gibi. Pekte işe yaramaz zaten. Hiçte görmedim, yanlışın izinden eser bırakmayan bir silgi. Başkalarını düzeltmeye çalışırken, kirlenen kendimizden başkası değildir!
İnsan aynı silgi gibidir.
Çocukken çok yapardık, kirlenen silgiyi temizleme yöntemi; boş bir kağıda onu silmektir. Silgi boş kağıtta, kendiyle kaldığında temizlenir. Ancak kendimize döndüğümizde, hatayı kendimizde gördüğümüzde, eskisi gibi olup temize çıkarız ama git gide yok olarak... Geriye belki bir kaç iz kalır, o da yadigar.
İNSAN AYNI SİLGİ GİBİDİR!
Armut ağacı vesilem oldu, babam kalemime misafir
Öğle saatlerini biraz geçmişti. Bir anda aklıma düştü, babam yola çıkmıştı. Aradım. "Vardım." dedi. "Armut ağacının tam karşısındayım. Tek bir armut ağacı." Onun gözleriyle tabiata bakmayı istedim o anda. Yeşil gözlerinde bir mucizeye şahit olmanın parıltıları saklıdır diye geçirdim içimden, suskunca. Babam; tabiat baba gibidir. Toprak en büyük, en zevk aldığı uğraşıdır. Sabah uyanır uyanmaz çıktığı bahçede kendini kaybeder. Aşı yapmaya bayılır, bu konuda da başarıları ortadadır. Kardeşimle birlikte onun Botanica adlı kitabını yuttuğunu düşünürüz. Yolda geçerken herhangi bir bitki görseniz, size latince ismini, geldiği familyayı, hangi iklimlerde yetiştiğini, güneş mi gölge mi sevdiğini ve bir bitkiyle ilgili aklınıza gelebilecek bir çok bilgiyi verebilecek kişidir. O; tam bir doğa aşığıdır. Bana göre bu onun inanç şekli. Hepimiz farklı farklı buluruz varlığı. Ben babamın O'nu cennet yansımalarında bulduğunu düşünürüm. Bir bitkiye bakarken, gözlerindeki ışıktan anlarsınız bunu. Kimi insan yolculuklarda büyük bir şükür duygusu içine girer, kimi bir kitabı okurken, kimi namaz kılıp dua ederken, kimi yoga yaparken. Kimin nasıl varlık sahasına girdiğini bilemeyiz, herkesin yöntemleri farklıdır. Babamın ki ise tabiattır. O yüzden öğle saatlerini biraz geçmiş telefonda konuşurken, tek bir armut ağacının karşısında durmasının anlamını bütün kalbimle hissettim. Sesi çok neşeliydi. "Armut ağaçlarının yaprakları sonbaharda dökülmeden önce eflatun olur. Biliyor musun?" diye sordu. Bilmiyordum tabii ki, ama eflatun bir yaprağı hayal etmek bile güzel gelmişti. "Yazsana armut ağacıyla ilgili bir şeyler" dedi sonra. "Armut ağacı bir yazıyı hak ediyor diyorsun yani." dedim. Güldü.
Ne desem armut ağacı için boş. O mucizeye, armut ağacında gördüklerine hayran olan babam, sözlerine vurulan ben. Dilerim ki bir gün onun gözleriyle bakabilirim bir bitkiye. Tek bir armut ağacında, bütün varlık sahasını gezer, yokluğa erişebilirim.
Armut ağacı vesilem oldu, babam kalemime misafir... Bitkiler kadar sever mi bilmem ama şiir de sever babam. O; bana şiirleri sevdiren adam. Atilla İlhan şiirlerinden okuduğu bir kaç mısrayla başlamıştır şiir sevdam. Geçirdikleri darbeden mi bilmem, Nazım'la başlatmamıştır şiire olan merakımı. Atilla İlhan'a olan sevgimden sonra, "Nazım'da oku, seversin." demiştir. Nazım'ı bir kez okuyunca vurulur küçük yüreğim mısralarına. Hayatımda kıskançlık duygusunun çok yeri olmamasına rağmen en kıskandığım kadın oluverir Piraye'ye birden. Bir erkeğe bu kadar güzel satırlar nasıl yazdırılır? 2006 yılında bir kağıdın köşesine bir şiir düşürüveririm;
Nazım'ın Pirayesi olmak isterdim
Aldatılmaya
razı mısın diye?
Açık
yüreklilikle söylesenize bana
Aşk
şiirlerini bir dava şiiri gibi üstün görmeyi
Kim
öğretti Nazım'a?
Nazım'ın
Pirayesi olmak isterdim
Bakmayın
biribirinize öyle şaşkınlıkla
Gözlerine
bakmaktan vazgeçecek bir adam için mi bütün bunlar diye?
Şimdi
söyleyin bana
Hatununun
gözlerinin elalığını bu kadar güzel anlatan
Kim
oldu Nazım'dan başka?
Nazım'ın
Pirayesi olmak isterdim
İnanın
duyduklarınıza
Münever'i
Vera'sı filan değil
Sadece
Piraye'si
Kızıl
saçlarımın uçuşunu hissetirdiği
Gözlerimi
altın varağa benzetiği
Sadece
bir eş değil arkadaş dost bacı olduğum
Bir
sevgili olmak isterdim Nazım'a...
Yani
ben;
Nazım'ın
Pirayesi olmak isterdim
Başka
da bir şeyi değil...
Nazım Hikmet, babamla aramda bir bağdır. O bilmez bunu ama onun bana ettiği armağandır.
Babam armut ağacıyla ilgili bir şeyler yazmamı istedi. Söz döndü dolaştı Nazım'a vardı. Armut ağacı vesile oldu, babam kalemime misafir... Piraye'ye yazılan satırları kıskanan ben, babamın şiiriyle son vermek istedim bu yazıya. Annemden başkasına yazılsa, belki delirirdim kıskançlığımdan, ama gözümde dünyanın en mükemmel kadınına yazılan satırlara ancak hayranlık duyabiliyorum;
"Aksine
sevgilim,kendimi küçük gördüğümden yanında
bakılan
kahve falında geleceği söylenen para için
bak
beni bırakma deyişim...
nafile
sevgilim, bencillik değil benimki
benimki
sencillik umutsuzca...."
Not: Kahramanım, sen şimdi Finike'de annenin kokusunu içine çekiyorsun; portakal çiçeğinin kokusu. Eminim bu kokuyu yüreğine hapsediyorsun. Bilirim, bilirsin, benim annem de çok çok güzel kokar, tabiatın en hoş kokuları ona misafir... Yazarken fark ettim size sahip olmak ne büyük bir şans, her kula nasip değil. Sen armut ağacı için bir şeyler yaz dersen, kelimelerim dönüp dolaşır sana ulaşır. Dilerim beğenirsin, sözlerim varlığına katılsın...
15 Nisan 2012 Pazar
Biri imkansız mı dedi? =)
Çocukken sevmezdim resim derslerini. Verilen ödevler için annemden, Selçuk amcamdan, Berrin teyzemden ve diğer aile üyelerinden yardım isterdim. Trt'de resim yapan bonus kafalı amcayı; Bob Ross, bizim kuşağın her çocuğu gibi bende izlerdim. Ne kolay yapıyordu öyle, ama ben elime kağıdı, kalemi, boyaları alınca hiç öyle olmuyordu. Resim yapmak benim için çöp adam çizmenin ötesine geçemedi. Cetvelle bile yamuk çizgi çizmeyi başaran biri olarak, kendimi yeteneksiz olarak adlandırıp hiç bulaşmadım bu işlere. Her sene Hıdırellez'de Hızır'a (a.s) yaptığım resimlerde çöp adamlarımla sanatımı konuşturup(!), sene içinde bir daha çizim işlerine hiç bulaşmazdım. Bu seneye kadar. Aslında her şey içimdeki gücü fark etmemle ortaya çıktı. "Size ruhumdan üfledim." dediği kullarından biriydim bende. İçimde O'nun ruhundan bir parça varken, yeteneksiz olduğumu düşünmek ne büyük haksızlıktı. Sözlüğümden ilk kaldırdığım kelime "imkansız" oldu. O gün gittim kendime şövale, tuval, yağlı boya aldım. Resim yapacaktım, kararlıydım. Sanırım Şubat ayının sonlarıydı. Yaklaşık iki aydır resim yapıyorum. Hiç bir iddiam yok, çokça amatörüm hatta, ama gücünün farkında olan bir amatör :) Tuvalin karşısına geçtiğimde zaman duruyor. Zihnimden tek bir düşünce bile geçmiyor, boşluk, yokluk. İnanın muhteşem bir deneyim. Yapamayacağımız hiç bir şey yok, yeter ki gücümüzün farkında olalım, sözlüğümüzden "imkansız" kelimesini çıkaralım.
14 Nisan 2012 Cumartesi
YAŞAMAK BİR MUCİZEYE ŞAHİT OLMAKTIR!
Günlerdir yanda gördüğünüz gülün resmine bakıyorum. Matematikteki sonsuzluk "∞" bence Allah'ın işaretidir. Her birimiz birer rakam olsak, O; eksiye ve artıya giden yani ezeli ve ebedi olan sonsuzluktur. Yandaki resme bakarken sonsuzluğunu gördüm! Pembe dediğiniz renk, tek bir renk midir? Eğer öyleyse çingene pembesiyle gülün pembesi aynı mıdır? Resimdeki onun hangi tonu, hangi boyutudur? Bizim tonlarına isim koymaya bile gücümüz yetmez, gözlerimiz renklerden bazılarını anlarken, O; pembenin sonsuz tonunu yaratandır. Yani tek bir gülün rengi, sonsuzluktur! Peki ya üstündeki kar tanelerine ne demeli?.. Nasıl bir anlam yüklemeli? Yeni açan bir gül, daha gonca, üstünde kar taneleri ve o kışa inat açmaya devam ediyor, ne büyük bir direniş, ne büyük bir erdem. Tek bir gül, içinde sonsuzluk gizli, içinde O gizli!
Öyleyse yaşamak bir mucizeye şahit olmak değil de nedir?
Yaşamak bir mucizeye şahit olmaktır.
Son günlerde bunlar var aklımda. Ve garip olan, hayatın bu kadar güzel olduğunu görmem, ölümün ne kadar güzel olduğunu da fısıldıyor. Belki çocukken korkardım ölümden, hatırlamıyorum, lakin kendimi bildim bileli ölüm kavuşmaydı benim için. Büyüdüğüm topraklar, O'nun ışığını yansıtan bir alime misafir olmuştu; Mevlana Celalledin Rumi. Mevlana, ölüm gününü vuslat günü, yani düğün günü ilan eden bir yansımaydı.
"Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,
Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma,
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret..."
Ölüm bir son değil, yepyeni bir başlangıçtı. Do'da başlayıp, do'da sonlanmaktı. Dünya, Adem'le birlikte oluşan bir yansımaydı, güzelliği daha güzelinin ispatı. Bir yarattığını diğerine benzetmeyen bir Yaratıcı, milyarlarca yüz, milyarlarca renk, milyarlarca hikaye yaratan bir Yaratıcı.
Yaşamak bir mucizeye şahit olmak değil de neydi?...
Mevlana demiş ki;
"Güneş olmak ve altın ışıklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçılmak isterdim
Gece esen suçsuzların ahına karışan
Yüz rüzgarı olmak isterdim..."
Güneş olmak, rüzgar olmak hepsi mümkün. Hepsi bu mucizenin içinde, içimize üflediği nefeste...
13 Nisan 2012 Cuma
11 Nisan 2012 Çarşamba
Roman Sancilari-1
Gunlerdir roman icin yazi yazamamanin vicdan azabini yasiyorum. Bilgisayarimi aciyorum, ask-ı semazen i aciyorum ve sayfalar benimle, ben onlarla bakışıp duruyoruz. Kendimi bir turlu toparlayamiyorum. Oyle bir yere geldim ki romanda, tam kalbi! Semazenin teslim olusu... Kafamda duraklari belli, ama yazan herkesin bildigi gibi kahramanlarim hayatlarini, yollarini kendileri seciyor, ayni bizim Yaratici'mizin bize kildigi kader ve ozgur irade gibi...
Romani yazmaya basladigim ilk gunlerde Starbucks'a gidiyor ve saatlerce yaziyordum. Gunlerdir yazamayinca geldim yine Starbucks'a. Kahve kokusu, muzikleri, insanlari, hepsi huzur veriyor bana.
Dilerim, Yaraticilarin en guzeli, en guzel cumlelerini hediye eder bugun bana :)
Romani yazmaya basladigim ilk gunlerde Starbucks'a gidiyor ve saatlerce yaziyordum. Gunlerdir yazamayinca geldim yine Starbucks'a. Kahve kokusu, muzikleri, insanlari, hepsi huzur veriyor bana.
Dilerim, Yaraticilarin en guzeli, en guzel cumlelerini hediye eder bugun bana :)
10 Nisan 2012 Salı
TEK BİR GECE, MELODİSİ YAĞMUR
Birinin kelimeleri vardı, birinin sessizliği. Kıyasıya yarışırdı bu iki özellikleri. Biri konuşmadan, yazmadan yaşayamazken, diğerinin söylemediği cümlelerinde saklıydı anlatmak istedikleri.
İki farklı insan, iki ayrı uç, zıtlıklarla dolu. En başlı farklılıkları değil miydi kadın-erkek olmaları?
Değiştirmediler birbirlerini, belki denediler ama çabuk vazgeçtiler. Olduğu gibi sevemezsen birini, kendinle aynı yaparsan devam eder miydi sevgi? Değiştirmediklerindendir belki, çabuk vazgeçtiler. Kopup gittiler. Bitmeyen bir hikayenin, biten kahramanları olmayı seçtiler.
Yüzlerinde buruk bir gülüş kaldı geriye. Tabloların dili olsa, Mona Lisa'ya benzetirdi gülüşlerini. Halleri, Mona Lisa gibi, gülümseyen ama farklı, tablo gibi içindeki sırda saklı... Tek bir gece, melodisi yağmur. Görünenlerin de değil, karanlığında manalı.
Gözleri öyle çok değmedi birbirine. Değdiği zamanları düşündü kız, önemsiz dedi içinden. Yüreğin değdiği yerde gözün de sözü kifayetsiz değil miydi?
Bir koku kaldı geriye. Yatağın en içine kadar işlenmiş, özlemin, sevginin, çözümsüzlüğün kokusu. Yatağın dili olsa, kimseyle konuşmaz sadece kızın kulağına fısıldardı. Senden başkasını misafir etmeyi bende istemedim, diye. Tek bir gece, melodisi yağmur. Güneşin sustuğu anda başladı, her gece gibi o gece de.
Birbirlerinden çok farklı bir ikisi vardı. Zıtlıkları aynaları oldu. Gördükleri, görünenlerden ayrı... Sevmek ve sevilmenin ötesindeydi düşündükleri. Sevgi olmayı istedi kız. Ne sevilmeyi bekledi, ne de sevmeyi. Tek dileği sevgi olabilmekti. Erkeğin ne düşündüğünü bilemedi, sadece hissetti ve gülümsedi...
Tek bir gece, melodisi yağmur. Geriye bu yazı kaldı...
9 Nisan 2012 Pazartesi
Aşk-ı Semazen'e hediye
Bugün Aşk-ı Semazen'i içimde büyütmeme tanık olan, öykümü bilen, beni destekleyen birinden çok güzel bir hediye aldım. Romanımın beni en vuran sözlerinden biri olan, ve diliyorum ki kapağında da göreceğiniz sözüyle başlayan bir şiirdi bu hediye... Can ve Sade'yi anlatan, Aşk-ı Semazen'i bütünüyle özetleyen en güzel sözlerdi. Rivayet odur ki Mevlana sekiz ciltlik Mesnevi'yi yazıp bitirdiğinde, Yunus Emre çok uzun bulur ve ben olsam;
"Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm, derdim" der.
Bu şiir bana bu sözleri anımsattı. Sayfalardır yazdığım romanımın bütün özeti mısralarda saklı. Sanırım romanımın son satırları da bu sözlerle olacak...
Dilerim siz de beğenirsiniz :)
"Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm, derdim" der.
Bu şiir bana bu sözleri anımsattı. Sayfalardır yazdığım romanımın bütün özeti mısralarda saklı. Sanırım romanımın son satırları da bu sözlerle olacak...
Dilerim siz de beğenirsiniz :)
Gönlünü açtı , gönlümü gördüm onda
Gözlerine bir baktım , deryayı gördüm onda
Ayna olduk tutulduk , aksimi gördüm onda
Bir sessizlik , dinginlik , huzuru buldum onda
Hamdık , yandık tutuştuk
Çamurlara bulandık
Söz sözü açıp durdu
Umudu buldum onda
Ne yakın ne uzağım
Yanıp duran ocağım
bir damla su olsada
deryayı buldum onda …
Ölüyle aşk yaşamak
Hiç tanımadığım biriydi o. Bir adı vardı bana değen, bir de kelimeleri.
"İçindeki çocuğa sarıl sana insanı anlatır." diyordu. Sonrada ekliyordu; "Masum değiliz hiç birimiz." Masumiyetimizi kaybetsek de içimizdeki çocuğu kaybetmiyorduk belli ki... Ve en güzeli de bu ikisi birleşince insan oluyorduk.
Meral Okay'ı kaybettiğimizi sabah öğrendim. Hiç tanımadığım birinin yokluğuna üzüldüm. Ölümler yakmıyor artık benim canımı. Doğuma şaşırmayan insan, ölüme neden şaşırır hiç anlayamıyorum bunu. Hiç sonsuza kadar yaşayan gördük mü? Dünyayı güzel kılan bir sonunun olmasıdır. Meral Okay adına mutluyum, boyut değiştirmek, ruh olmak ne de güzeldir... Ne de özgürdür şimdi... Kendi adıma buruk... Hayatımda izlediğim en güzel dizinin senaristiydi o, can vereniydi Seymen'le Bahar'a. Pazartesileri kaçırmadığım, iple çektiğim Asmalı Konak akşamlarının yaratıcısıydı o. Seymen'in sözleri, Bahar'ın bakışları, aşkın gücü... Unuttuklarımızın hatırlatıcısı oldu. Meral Okay bize fısıldadı. Aşk var! Kapadokya'da, Amerika'da, orada, burada ama aşk var! Çünkü kendi yüreği aşka değenlerdendi. Bugün, 2003 yılında Ayşe Arman'la yaptığı röportajı okurken gözlerim buğulandI;
Peki bütün bu gürültü patırtı içinde özlediğiniz ve eksikliğini duyduğunuz bir şey... Var mı?
- Olmaz mı? ‘‘Bugün kendimi iyi hissediyorum, şahane bir şey yaşadım!’’ ya da ‘‘Kafam karışık, canım da sıkkın!’’ diyebileceğim nefes yok hayatımda... Bazen bir filme gidersin ya, paylaşmak istersin ya da yolda bir şey gözüne çarpar, o anı daha da abartarak seni çok iyi tanıyan, bir zamanlar senin ‘‘müşterin’’ olmuş birine anlatmak istersin. İnsanların ‘‘sadık müşterileri’’ vardır ya evde, herkes vazgeçse de satın almaya devam edecek birileri. Kocan, karın, sevgilin... Bazen uzun uzadıya anlatmadan, göz göze geldiğinde bile ne hissettiğini anlayacak... Bende o yok. Eksiklikten öte bir göçük bu... Toprak kaybı gibi bir şey yaşadım. Yaman'ı kaybettim 10 yıl önce. O zamandan beri de aşağıya doğru inen bir boşluk var içimde...
Zamanla dolmuyor mu o toprak?
- Hayır, o göçükle yaşamayı öğreniyorsun...
Nasıl öğreniyorsun?
- Bazen tevekküle sığınıyorsun. ‘‘Hayat, böyle bir şeydi zaten’’ diyorsun. 93'te bütün hayata bakışım değişti. Hayat ritmim, şeklim... Ve tabii önceliklerim... 10 yıl evvel beni sinirlendiren, öfkelendiren veya coşkulara sevk eden şeylerin yerini başka şeyler aldı... Daha az öfke duyuyorum, küçük şeylere daha çok seviniyorum. Yaman'ın kaybıyla birlikte hayatın çok kısa ve hafif bir şey olduğunu fark ettim... Ölüme koşan birine eşlik edince pek çok şey öğreniyorsun. O gidecek, engel olamıyorsun, durduramıyorsun. Ne tıpla, ne aşkla ne duayla. Bir anlaşma var sanki. Ve sen tanıksın...
Engel olamadığımız şeyler var. Ancak bu kadar güzel anlatabileceğini düşünmemiştim. Tanık olduğumuzu düşünmemiştim. Meral Okay'ı hiç tanımadım ama yüreğimden sevdim. Armağandı sözleri, armağandı dizileri, armağandı gülen yüzü. Röportajın sonlarına doğu eşinin vefatında yaşadığı bir şeyi ise şöyle anlatıyor;
"Güneş batmış, ay da var hafif, şahane bir akşamüstü. Birden Yaman'la benim en sevdiğimiz şarkı çalmaya başlamasın mı? Şaka gibi. Berlin sokaklarında kulağımızda wallkman'lerle dinlediğimiz şarkı. Öyle her an radyoda çalan bir şey de değil. Eleni Krayaundru'dan bir vals. Böyle küçük selamlaşmalarımız oluyor. Ara ara hissederim onun elektriğini. Buradan Yaman geçti derim. Kendimi çok sıkışmış, bunalmış hissettiğim anlarda bir rüzgar eser ve ben bilirim."
O, bir ölüyle aşk yaşayan, aşkından sevgisinden vazgeçmeyen, onu yarattığı karakterlerde devam ettiren bir kadındı. Tanımasanızda hissedilir ya büyük bir yüreği vardı. Vefat ettiğini duyunca burkuldu içim. Değemeyecek artık kelimeleri dedim. İtiraf etmek gerekirse bir taraftan da sevindim. Çünkü şimdi Eleni Karaindrou'dan vals çalıyordur olduğu yerde ve aşka böylesine inanan kadın aşık olduğu adamla karşı karşıya gelmiştir. İnanıyorum ki şu an gülümsüyorlardır birbirlerine. Bir son varsa, böyle olmalı... Böyle olmayı hak etmiyor mu?..
"İçindeki çocuğa sarıl sana insanı anlatır." diyordu. Sonrada ekliyordu; "Masum değiliz hiç birimiz." Masumiyetimizi kaybetsek de içimizdeki çocuğu kaybetmiyorduk belli ki... Ve en güzeli de bu ikisi birleşince insan oluyorduk.
Meral Okay'ı kaybettiğimizi sabah öğrendim. Hiç tanımadığım birinin yokluğuna üzüldüm. Ölümler yakmıyor artık benim canımı. Doğuma şaşırmayan insan, ölüme neden şaşırır hiç anlayamıyorum bunu. Hiç sonsuza kadar yaşayan gördük mü? Dünyayı güzel kılan bir sonunun olmasıdır. Meral Okay adına mutluyum, boyut değiştirmek, ruh olmak ne de güzeldir... Ne de özgürdür şimdi... Kendi adıma buruk... Hayatımda izlediğim en güzel dizinin senaristiydi o, can vereniydi Seymen'le Bahar'a. Pazartesileri kaçırmadığım, iple çektiğim Asmalı Konak akşamlarının yaratıcısıydı o. Seymen'in sözleri, Bahar'ın bakışları, aşkın gücü... Unuttuklarımızın hatırlatıcısı oldu. Meral Okay bize fısıldadı. Aşk var! Kapadokya'da, Amerika'da, orada, burada ama aşk var! Çünkü kendi yüreği aşka değenlerdendi. Bugün, 2003 yılında Ayşe Arman'la yaptığı röportajı okurken gözlerim buğulandI;
Peki bütün bu gürültü patırtı içinde özlediğiniz ve eksikliğini duyduğunuz bir şey... Var mı?
- Olmaz mı? ‘‘Bugün kendimi iyi hissediyorum, şahane bir şey yaşadım!’’ ya da ‘‘Kafam karışık, canım da sıkkın!’’ diyebileceğim nefes yok hayatımda... Bazen bir filme gidersin ya, paylaşmak istersin ya da yolda bir şey gözüne çarpar, o anı daha da abartarak seni çok iyi tanıyan, bir zamanlar senin ‘‘müşterin’’ olmuş birine anlatmak istersin. İnsanların ‘‘sadık müşterileri’’ vardır ya evde, herkes vazgeçse de satın almaya devam edecek birileri. Kocan, karın, sevgilin... Bazen uzun uzadıya anlatmadan, göz göze geldiğinde bile ne hissettiğini anlayacak... Bende o yok. Eksiklikten öte bir göçük bu... Toprak kaybı gibi bir şey yaşadım. Yaman'ı kaybettim 10 yıl önce. O zamandan beri de aşağıya doğru inen bir boşluk var içimde...
Zamanla dolmuyor mu o toprak?
- Hayır, o göçükle yaşamayı öğreniyorsun...
Nasıl öğreniyorsun?
- Bazen tevekküle sığınıyorsun. ‘‘Hayat, böyle bir şeydi zaten’’ diyorsun. 93'te bütün hayata bakışım değişti. Hayat ritmim, şeklim... Ve tabii önceliklerim... 10 yıl evvel beni sinirlendiren, öfkelendiren veya coşkulara sevk eden şeylerin yerini başka şeyler aldı... Daha az öfke duyuyorum, küçük şeylere daha çok seviniyorum. Yaman'ın kaybıyla birlikte hayatın çok kısa ve hafif bir şey olduğunu fark ettim... Ölüme koşan birine eşlik edince pek çok şey öğreniyorsun. O gidecek, engel olamıyorsun, durduramıyorsun. Ne tıpla, ne aşkla ne duayla. Bir anlaşma var sanki. Ve sen tanıksın...
Engel olamadığımız şeyler var. Ancak bu kadar güzel anlatabileceğini düşünmemiştim. Tanık olduğumuzu düşünmemiştim. Meral Okay'ı hiç tanımadım ama yüreğimden sevdim. Armağandı sözleri, armağandı dizileri, armağandı gülen yüzü. Röportajın sonlarına doğu eşinin vefatında yaşadığı bir şeyi ise şöyle anlatıyor;
"Güneş batmış, ay da var hafif, şahane bir akşamüstü. Birden Yaman'la benim en sevdiğimiz şarkı çalmaya başlamasın mı? Şaka gibi. Berlin sokaklarında kulağımızda wallkman'lerle dinlediğimiz şarkı. Öyle her an radyoda çalan bir şey de değil. Eleni Krayaundru'dan bir vals. Böyle küçük selamlaşmalarımız oluyor. Ara ara hissederim onun elektriğini. Buradan Yaman geçti derim. Kendimi çok sıkışmış, bunalmış hissettiğim anlarda bir rüzgar eser ve ben bilirim."
O, bir ölüyle aşk yaşayan, aşkından sevgisinden vazgeçmeyen, onu yarattığı karakterlerde devam ettiren bir kadındı. Tanımasanızda hissedilir ya büyük bir yüreği vardı. Vefat ettiğini duyunca burkuldu içim. Değemeyecek artık kelimeleri dedim. İtiraf etmek gerekirse bir taraftan da sevindim. Çünkü şimdi Eleni Karaindrou'dan vals çalıyordur olduğu yerde ve aşka böylesine inanan kadın aşık olduğu adamla karşı karşıya gelmiştir. İnanıyorum ki şu an gülümsüyorlardır birbirlerine. Bir son varsa, böyle olmalı... Böyle olmayı hak etmiyor mu?..
6 Nisan 2012 Cuma
YOK ARTIK!
Çocukken benim için uzay çağı telefonda görüntülü konuşmayı içeriyordu. Daha cep telefonu bile yok doğru düzgün. Evlerimizde telefonlar. Benden büyük olan jenerasyonlar gülüyordur bu yazdıklarıma. Biz telefonsuz yıllar yaşadık, mektuplar yazılırdı diyorlardır. Romantik biri olarak o günlerin sıcaklığını yaşamayı da isterdim. Evet, teknolojinin bütün nimetlerinden yararlanmaya çalışan, arkadaşlarının gözünde bir iphone canavarı olan ben; itiraf ediyorum. O günlerde yaşamayı isterdim! Sevdiğinizin el yazısından, kağıda sinen kokusundan ve beklemenin o muhteşem sancılı ağrısından daha güzel ne olabilir ki?.. O dönem geçti diye düşünüp mektuplardan vazgeçenlerden değilim ben, yine yazarım mektuplarımı. Bazısı ulaşır adresine, bazısı bir ömür benimle kalır. Gel gelelim konumuza. Bugünlerde aramızda 700 km mesafe olan ailemle görüntülü konuşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmesi demek mesafelerin kısalmasıyla eş değermiş meğer. Haberlerde Google'ın gözlüğünü izleyince inanamadım. Bu sadece bir proje. 2 sene içinde gerçekleşmesi planlanıyormuş. Buyrun videoyu izleyin;
Teknoloji ne zaman bu kadar gelişti? Bu bir hayal mi?
Videoyu izledikten sonra tabii ki aklıma çocukken izlediğimiz çizgi film Jetgilller geldi. Uçan arabaları, haptan yemekleri ve her işlerini yapan robotlarıyla gerçekten tam bir uzay çağının ailesiydi. Şimdi merak etmeden duramıyorum. Cansu Tok Jetgil olmama kaç yıl kaldı? :)
Videoyu izledikten sonra tabii ki aklıma çocukken izlediğimiz çizgi film Jetgilller geldi. Uçan arabaları, haptan yemekleri ve her işlerini yapan robotlarıyla gerçekten tam bir uzay çağının ailesiydi. Şimdi merak etmeden duramıyorum. Cansu Tok Jetgil olmama kaç yıl kaldı? :)
5 Nisan 2012 Perşembe
Yusuf ile Züleyha
Bu, kutsal kitaba konu olmuş bir aşk hikayesi. Ne Leyla ile Mecnun, ne Kerem ile Aslı ne de Şirin ile Ferhat'a benzer bir hikaye. Konu aynı, özü aynı ama yaşanışı farklı. Arasına ile bağlacı giren bütün aşıklar gibidir aslında Yusuf ile Züleyha... Ancak öyle bir fark vardır ki, onları diğerlerinden ayıran. Bütün aşk hikayelerinde çabalayan erkeklerin yerini bu sefer Züleyha alır. Siz hiç Romeo için uğraşan Juliet, su taşımaya giden Şirin, dağları delen Leyla duydunuz mu? Ama Züleyha öyle değildir işte! O, aşkı için savaşan bir kadın, hem de adını Kutsal Kitaplar'a yazdıran, aşkın gerçek manasını geçtiği sınavlardan sonra anlayan bir kadın.
Yazılanlara göre Yusuf Peygamber o kadar güzeldir ki, kelimeler yetmez güzelliğini anlatmaya. Dünya üzerinde yaşayan en güzel erkek denir ona. Bakmayın Züleyha'da güzel, hem de güzeller güzeli. Bir Mısır hayran ona. Züleyha Mısır'ın ikinci büyük adamıyla evli. Eşi Mısır'ın bu en güzel kadınına, en güzel kölesini alır. Yusuf'un üstüne yazılır; "Züleyha'nın kölesi" diye. Züleyha, bir köleden öte tutar Yusuf'u ve bir gün bakar ki aklında fikrinde bir tek Yusuf, sağa dönse o, sola dönse o. Her yerde Yusuf, her şeyde Yusuf. Bunu duyan Mısır'ın kadınları ayıplarlar onu. Evli bir kadın, hem de kölesine. Nasıl olur? Bunun üzerine Züleyha toplar Mısır'ın kadınlarını meyve servisi edilirken çağırır Yusuf'u. Yusuf'u gören kadınlar ellerini keserler, tarifi yoktur ki Yusuf'un güzelliğinin. Bunun üstüne anlarlar, Züleyha ne yapsa kaçamaz bu sevdadan... Tam da bu satırları okurken, içimden bir şarkı başlar çalmaya. Deniz Seki,
" ben böyle bir sevdayı hiç yaşamamıştım ki
ne bilirdim böyle yanarım o zaman
senin kadar güzelini hiç sevmemiştim ki
güzel sevmek ne zormuş anladım o zaman" der.
Sonunda dayanamaz Züleyha içindeki tutkuya bir gün çağırır yanına Yusuf peygamberi. Yusuf Peygamber kabul etmez Züleyha'nın dileğini. Arkasını dönüp giderken Züleyha sırtından tuttuğuyla yırtar Yusuf'un gömleğini. Bunun üstüne suç yıkılır Yusuf'a. Zindan da geçen yıllar başlar. Yusuf'un zindan da geçirdiği yıllarda, fethedilen değil fethe kalkışan olarak ismi geçmiş ve gelecek zamanlara kalacak olan Züleyha'da içinde yaşar bir zindan da. Sonunda Yusuf'un ötesinde bir Yusuf'a aşık olduğunu anlar. Geri kalan kısmında rüya yorumları, mucizeler ve sonunda güzel bir kavuşma. Züleyha, dünyada yaratılmış en güzel erkeğe aşık olmuş kadın. Şöyle söyler;
"Fethedilen değil, fethe kalkışan olarak kalacak geçmiş ve gelecek zamanlara adım.
Acım acınızdan,
gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
aşk benim hakkım,
aşkın hakkımız olmayanı istemek anlamına geldiğini bildiğimden bu hak ediş,
çünkü bu aşk benim yazgım,
çünkü kutsal kitaplarda zikredilecek benim adım.
Yükselmek için düşmek, arınmak için kirlenmek
çıkmak için batmak lazım.
Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kerre,
ruh olmak için teni yakmalı kadın
ve suyun serinliğini bilmek için ateşe düşmeli kadın
Vurucu, kavrayıcı ve kuşatan
durmayan, koşan ,
böyle yazılmış benim yazgım,
kutsal kitaplara böyle geçecek benim adım.
yazgıma ben nasıl baş kaldırırım?
...
ben yazgımı yükleneceğim önce,
sonra yazgımdan iffet çıkaracağım.
aşk benim hakkım!"
Nazan Bekiroğlu'nun şiirsel anlatımıyla sizi muhteşem bir aşk hikayesine götüren, aynı Kutsal Kitap'taki gibi görünürdeki anlamıyla içi farklı olan bu kitap kesinlikle tavsiyemdir.
*****İYİ Kİ KİTAPLAR VAR!******
Yazılanlara göre Yusuf Peygamber o kadar güzeldir ki, kelimeler yetmez güzelliğini anlatmaya. Dünya üzerinde yaşayan en güzel erkek denir ona. Bakmayın Züleyha'da güzel, hem de güzeller güzeli. Bir Mısır hayran ona. Züleyha Mısır'ın ikinci büyük adamıyla evli. Eşi Mısır'ın bu en güzel kadınına, en güzel kölesini alır. Yusuf'un üstüne yazılır; "Züleyha'nın kölesi" diye. Züleyha, bir köleden öte tutar Yusuf'u ve bir gün bakar ki aklında fikrinde bir tek Yusuf, sağa dönse o, sola dönse o. Her yerde Yusuf, her şeyde Yusuf. Bunu duyan Mısır'ın kadınları ayıplarlar onu. Evli bir kadın, hem de kölesine. Nasıl olur? Bunun üzerine Züleyha toplar Mısır'ın kadınlarını meyve servisi edilirken çağırır Yusuf'u. Yusuf'u gören kadınlar ellerini keserler, tarifi yoktur ki Yusuf'un güzelliğinin. Bunun üstüne anlarlar, Züleyha ne yapsa kaçamaz bu sevdadan... Tam da bu satırları okurken, içimden bir şarkı başlar çalmaya. Deniz Seki,
" ben böyle bir sevdayı hiç yaşamamıştım ki
ne bilirdim böyle yanarım o zaman
senin kadar güzelini hiç sevmemiştim ki
güzel sevmek ne zormuş anladım o zaman" der.
"Fethedilen değil, fethe kalkışan olarak kalacak geçmiş ve gelecek zamanlara adım.
Acım acınızdan,
gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
aşk benim hakkım,
aşkın hakkımız olmayanı istemek anlamına geldiğini bildiğimden bu hak ediş,
çünkü bu aşk benim yazgım,
çünkü kutsal kitaplarda zikredilecek benim adım.
Yükselmek için düşmek, arınmak için kirlenmek
çıkmak için batmak lazım.
Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kerre,
ruh olmak için teni yakmalı kadın
ve suyun serinliğini bilmek için ateşe düşmeli kadın
Vurucu, kavrayıcı ve kuşatan
durmayan, koşan ,
böyle yazılmış benim yazgım,
kutsal kitaplara böyle geçecek benim adım.
yazgıma ben nasıl baş kaldırırım?
...
ben yazgımı yükleneceğim önce,
sonra yazgımdan iffet çıkaracağım.
aşk benim hakkım!"
Nazan Bekiroğlu'nun şiirsel anlatımıyla sizi muhteşem bir aşk hikayesine götüren, aynı Kutsal Kitap'taki gibi görünürdeki anlamıyla içi farklı olan bu kitap kesinlikle tavsiyemdir.
*****İYİ Kİ KİTAPLAR VAR!******
Canım'a
İki gündür hastane, evde yatak arası gidip geliyorum. Serum takılıyor, eve geliyorum uyuyorum. Bu arada en çok ailemi özlediğimi fark ettim. Her an telefondalar seslerini duymak bile iyi ediyor. Sağlığınız biraz olsun kötüleşince, mutlak, karşılıksız sevgiyi arıyorsunuz. Tabii bu hastalıkta kardeşimin payını asla unutamam. Hastanedeki herkesin gönlünü çaldı, böyle kardeşlikler de mi var dedirtti. Evet, var onun adı sadece Can değil, şansım o benim, hediyem, yukarılardan,O'ndan gelen armağanım. Bir kardeşim var. Adı Can, boşa konmamış bu isim ona. İyi ki varsın koca adam, seni çok seviyorum :)
2 Nisan 2012 Pazartesi
AŞKIN YASAĞI OLMAZ!
Sen olsaydın yapmazdın, biliyorum diye bitiyor kitap. Bu son cümle kitaba da ismini armağan ediyor. Kürşat Başar'ın 20 yıl önce yazdığı, benimse yeni okuduğum bu roman, kendisine duyduğum hayranlığı da artırıyor. Kitabın kapağını kaparken, bana mektupları sevdiren adam diyorum kendi kendime. 2003 yılında yazdığı Başucumda Müzik en sevdiğim romanlar listemin en üstlerinde yerini hala koruyor. Dost sohbetlerinde, tavsiyem oluyor. Roman, 60 İhtilalinden sonraki süreçte idam edilen Fatin Rüştü Zorlu'nun aşkını -yasak aşkını- anlatıyor. Ve düşündürüyor, aşkın yasağı olur mu diye? Aşk kuralsızlıklar zinciriyken, söz dinlemez, itaat etmezken nasıl yasaklanabilir ki? Aşk; elde olmadan hayatımıza girer, bizi dinlemez, laftan anlamazken, ona kim yasak vurabilir ki? İki kişi birbirini bütün duvarlarını aradan kaldırarak seviyorken, birbirlerine bu kadar uzaktayken kelimeleri birbirini böylesine masumca okşuyorken, aşka nasıl yasak denebilir ki?
"Senden ayrı olduğum bir tek an yok,
çok uzaklarda olsan bile
seni taşıyor herşey
kokular,sesler,seslenişler,
ne zamandır görmüyüor gözlerim,
unuttum tanıdığım ne varsa,
bir tek senin yüzün,çok uzaklarda olsan bile....
Güllerin içinden onun el yazısı çıkıyor:'çiçekleri aldığın zaman asla unutmayacağımıza söz verdiğimiz şarkıyı duyacaksın.Uzaklılkların bir anlamı yok...Eğer gerçektende aramızda,senin,bir keresinde söylediğin gibi gizemli bir bağ varsa, onu taşıyacağını sandığım bu güzel şarkıyı dinle...Seni bana getirdiği gibi benide sana getirsin.Ne düşündüğünü bilmiyorum.Ama nereye gidersen git peşinden gideceğimi bil.Bazı rastlantılar alın yazısından başka birşey değildir ve söyle bana onu kim değiştirebilir?"
Söyleyin bana silebilir misiniz alnınıza yazılmış yazıyı? O zaman ne diye bu yargılama? Nasıl kıyarsanız aşka yasak kelimesini vurmaya!
Sen olsaydın yapmazdın, biliyorum ise yine bir " yasak aşk"a konu. En yakın arkadaşının hatta tek dostunun sevdiği kişiye aşık oluyor. Ve diyor; "Sen olsaydın yapmazdın, biliyorum." Benim gözümde ise onu bütün bu suçlardan kurtaracak tek bir açıklama var; AŞK! Kim bilerek ya da isteyerek sever ki en yakın arkadaşının sevdiği adamı? Aşk geliyorum demez, önceden haber vermez. Bir anda çıka gelir. Öyle bir misafirdir ki, geri gideceği daha ilk andan bellidir. İstersiniz ki sizde kaldığı sürece başınızın üstünde taşıyın onu, bir dediğini iki etmeyin. Gidicidir çünkü, aşk kalıcı değil, her zaman misafirdir. Genelde yara olur, bir ömür izini göğsünüzün üstünde taşıdığınız madalyalar gibi gururla gösterdiğiniz.
" Güzel kalan yaralar vardır. Sen de benim artık ancak izi belli olan, zaman zaman yanlış bir dokunuş ya da mevsimsiz bir yağmurla sızlayan ama hep güzel kalan yaramsın."
Aşkın yasağı olmaz! İlişkinin olur, beraberliğin olur ama kabul edin aşkın yasağı olmaz! O yasak nedir bilmez, kural bilmez, günah bilmez. Aşk; misafirdir, geri gideceğini ilk anda bildiğiniz ama bir günahkar asla değil!
1 Nisan 2012 Pazar
Aşkın Dili
Aşkın dili var mıdır?
Bugün oturdum Starbucks'ta, en sevdiğim kahvem naneli mocham, kardeşim, çocukluk arkadaşım ve ben. Koyu bir sohbet aramızda. Bir siyaset, bir futbol. Türküz biz bunları konuşmazsak rahat edemeyiz. Sohbete rağmen kaydı gözüm yan masaya. Güzel bir kız; kahverengi haraketli saçları, güzel kocaman kocaman bakan gözleri ve elleriyle anlattığı cümleleri vardı. Karşısında esmer bir delikanlı, yaşları birbirine yakın. O, cümlelerine elleriyle karşılık veren bir sevgiliydi... Onlar sağır ve dilsiz, cümleleri ellerinde saklı iki aşık! Belli ki dışarıdaki hiç bir ses değmiyordu kulaklarına, ondan mıdır bilmem umurlarında değildi dünya. Kızın gözlerine biraz dikkatlice bakınca görüyordum karşısındaki delikanlının yüzünü. Gözlerine mühürlemişti sevdiğini! Şakalaşıyorlar, gülüşüyorlar hatta tatlı tatlı atışıyorlardı bile ve bütün bunları hiç konuşmadan başarıyorlardı, aynı birbirlerinin sesini hiç duymadan aşık oldukları gibi...
Kelimelere ve cümlelere bu kadar değer veren benim için güzel bir dersti bu. Aşkın dili yoktu! Ne ihtiyacı vardı, ne mecburiyeti. Aşk kelimesiz de olabilirdi. Oysa ben yıllarca sıkı sıkı savunmuştum, kendimi anlatamadığım, sevdiğimi istediğim şekilde dile getiremediğim biriyle olamayacağıma. Kelimelerim vardı ya benim, en güzel mabedim, sığınağım, başkalarını etkilediğim. Onlarsız aşk mı olurdu?! Öyle de güzel oluyordu ki... Bugün gördüm gözlerimle. Aşkın dili yoktu! Delikanlı,güzel kızı alnından öperken, elini tutarken, onu kızdırırken her şey o kadar açıktı ki, bir ömür konuşmasalar, hiç duymasalar seslerini onlar yine sevecekti birbirini. Konuştukları dil kendilerine özeldi, bir ikisinin duyduğu, onların dünyası, cümleleri sessiz, bir o kadar da anlamlı. Aşkın dili yoktu!
Eğer varsa bir sevdiğiniz, ve duyarabiliyorsanız sesinizi, çıkıyorsa dudaklarınızdan kelimeleriniz söyleyin ona ne kadar sevdiğinizi... Bazıları sizin kadar, benim kadar şanslı değil, hiç duymadan birbirlerinin sesini bir ömür sevebiliyorlar birbirlerini. Düşündüm de, belki biz onlar kadar şanslı değiliz!Kelimelerimiz varken duyacak kulak bulamadığımız için... Haydi, duyarken kulaklarınız, kelimeleriniz sese dönüşürken söyleyin sevdiğinizi... İki kelimeyi çok görmeyin. "Seviyorum seni."
Bugün oturdum Starbucks'ta, en sevdiğim kahvem naneli mocham, kardeşim, çocukluk arkadaşım ve ben. Koyu bir sohbet aramızda. Bir siyaset, bir futbol. Türküz biz bunları konuşmazsak rahat edemeyiz. Sohbete rağmen kaydı gözüm yan masaya. Güzel bir kız; kahverengi haraketli saçları, güzel kocaman kocaman bakan gözleri ve elleriyle anlattığı cümleleri vardı. Karşısında esmer bir delikanlı, yaşları birbirine yakın. O, cümlelerine elleriyle karşılık veren bir sevgiliydi... Onlar sağır ve dilsiz, cümleleri ellerinde saklı iki aşık! Belli ki dışarıdaki hiç bir ses değmiyordu kulaklarına, ondan mıdır bilmem umurlarında değildi dünya. Kızın gözlerine biraz dikkatlice bakınca görüyordum karşısındaki delikanlının yüzünü. Gözlerine mühürlemişti sevdiğini! Şakalaşıyorlar, gülüşüyorlar hatta tatlı tatlı atışıyorlardı bile ve bütün bunları hiç konuşmadan başarıyorlardı, aynı birbirlerinin sesini hiç duymadan aşık oldukları gibi...
Kelimelere ve cümlelere bu kadar değer veren benim için güzel bir dersti bu. Aşkın dili yoktu! Ne ihtiyacı vardı, ne mecburiyeti. Aşk kelimesiz de olabilirdi. Oysa ben yıllarca sıkı sıkı savunmuştum, kendimi anlatamadığım, sevdiğimi istediğim şekilde dile getiremediğim biriyle olamayacağıma. Kelimelerim vardı ya benim, en güzel mabedim, sığınağım, başkalarını etkilediğim. Onlarsız aşk mı olurdu?! Öyle de güzel oluyordu ki... Bugün gördüm gözlerimle. Aşkın dili yoktu! Delikanlı,güzel kızı alnından öperken, elini tutarken, onu kızdırırken her şey o kadar açıktı ki, bir ömür konuşmasalar, hiç duymasalar seslerini onlar yine sevecekti birbirini. Konuştukları dil kendilerine özeldi, bir ikisinin duyduğu, onların dünyası, cümleleri sessiz, bir o kadar da anlamlı. Aşkın dili yoktu!
Eğer varsa bir sevdiğiniz, ve duyarabiliyorsanız sesinizi, çıkıyorsa dudaklarınızdan kelimeleriniz söyleyin ona ne kadar sevdiğinizi... Bazıları sizin kadar, benim kadar şanslı değil, hiç duymadan birbirlerinin sesini bir ömür sevebiliyorlar birbirlerini. Düşündüm de, belki biz onlar kadar şanslı değiliz!Kelimelerimiz varken duyacak kulak bulamadığımız için... Haydi, duyarken kulaklarınız, kelimeleriniz sese dönüşürken söyleyin sevdiğinizi... İki kelimeyi çok görmeyin. "Seviyorum seni."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)










